
İşte 4 çocuk annesi Emine Aşkara'nın romanlara konu olacak 42 yıllık hikayesi de dramın içinden yükselen mücadeleyi barındırıyor.
'Kumam da 14 yaşındaydı'
Sêrt'in bir köyünde dünyaya gelen Aşkara, henüz 13 yaşında iken annesini kaybeder ve en büyük çocuk olarak kardeşlerine yükümlülüğünü taşımak zorunda kalır. "Yaşadıklarım, kadına hak olarak görülen acı ve kederden başka bir şey değildi" diyen Aşkara, daha çocuk yaştayken berdel edildiği hikayesini şöyle anlattı: "Annemin vefatı üzerinden çok geçmeden erkek kardeşim için berdel edildim. Neyin bedeliydi anlayamıyordum. Tek bildiğim; kadın olduğum için erkek kardeşim için fedakarlık yapmam gerektiğiydi. Evliliğimin üstünden daha bir ay geçmemişti ki eşim üzerime kuma getirdi. Ve evliliğimin birinci yılında bir kızım oldu. Henüz küçük olduğum için ne berdeli, ne kumayı ne de çocuk bakmayı biliyordum. Ne yaşadığımı anlamıyordum. Kuma da benim gibi 14 yaşındaydı. İkimiz de bir eve kapatılmış, kadınlık vasıfları istenen birer çocuktuk. Tek bildiğimiz şey; aynı erkeğe hizmet etmemiz, çocuk doğurmamız ve kaderimize razı olmamız gerektiğiydi."
Hemen hemen her gün baskın
Yaşadıklarının üzerine bir de devlet zulmünün eklendiğini belirten Aşkara, koçer olarak yaşadıkları coğrafyada koruculuğu kabul etmedikleri için başlarına getirilenleri anlattı: "O yıllarda korucu olmayanların köyü yakılıyor ve insanlar sürülüyordu. Her taraf çatışma, savaş ortamına dönüşünce biz koçerler de artık yaylaya gidemiyor ve geçimimizi sağlayamıyorduk. Bunun üzerine Sêrt'e gelip yaşamımızı kurmaya çalıştık. Ancak orada da devlet rahat bırakmıyordu. Köyler yakılıp yıkılmış, insanlar ekmeğe muhtaç hale getirilmişti. Üstelik hergün çeşitli gerekçelerle evler basılıyor, faili meçhuller oluyordu. Devlet halkın gözünü korkutmak için herşeyi yapıyordu. Parti binasına gidip geldiğimiz için neredeyse her gün evimize baskın yapılırdı. Üstelik yoksul olduğumuzu bile bile baskınlarda erzakı kullanılmayacak hale getiriyordu."
'İki kadın yaşadıklarımızı bilince çıkardık'
Bir süre sonra kuması ile birlikte parti çalışmalarına katıldıklarını, zamanla yaşadıklarını bilince çıkarmaya başladıklarını dile getiren Aşkara, anlatmaya "İki çocuğum vardı. Eşim karşı çıktığı halde kumam ile birlikte partiye gidip geliyorduk. Tutuklandıktan sonra daha sık gitmeye ve mahalle çalışmalarına katılmaya başladık. İkimiz de bu çalışmalar esnasında neler yaşadığımıza anlam vermeye başladık. Çocuk yaşta evlilikleri, berdeli, çokeşliliği sorgulamaya başladık, kendimizi bulduk ve yaşadıklarımıza ad koyduk. Özellikle bizimle aynı akibeti paylaşmış kadınları gördükten sonra yalnız olmadığımızı, aslında bunun kadına ataerkil zihniyet tarafından biçilen bir yaşam olduğunu fark ettik. Bu nedenle ben ve kumam, eşimin baskıcı, erkeksi dayatmalarına birlikte karşı geliyor, kabul etmiyorduk. Eşimin engellemelerine rağmen hem parti çalışmalarını yürütüyor hem de evi geçimini sağlıyorduk" şeklinde devam etti.
'Devlete de eşime de boyun eğmedim'
Süreç içinde zaman zaman gözaltına alınıp tutuklandığını, devletin sürekli olarak yıldırma politikası güttüğünü dile getiren Aşkara, "Ama ben ne devletin ne de eşimin baskılarına boyun eğdim" diye konuştu.
Son olarak 2011 yılında eşiyle birlikte 'örgüte üye oldukları' gerekçesiyle tutuklandıklarını aktaran Aşkara, bir yıl Siirt Cezaevi'nde kaldıktan sonra yine eşiyle birlikte Şakran Cezaevi'ne sürgün edildiklerini söyledi. Şu anda kumasının bakımını üstlendiği çocuklarından ayrı kaldığını belirten Aşkara, onları iki yıldır göremediğini aktardı.
Aşkara'nın son olarak kadınlara söyleyeceği bir çift sözü var: "Her yönden baskı ve sömürüye maruz kalan kadınlar, kendi farkındalığına varmalı. Hiçbir zaman boyun eğmenin çare olmadığını bilmeli ve kendi rengiyle, iradesiyle yaşamı güzelleştirmeli."
SEVCAN ATAK/JINHA/İZMİR