Yürüyecekleri yolun uzunluğunu bildikleri için pek de aceleci değiller. Artık alışık olduklarından, yürüyüşün çok uzun sürecek olması da onları huzursuz etmiyor. Henüz gün batmamışken başladıkları yürüyüş ertesi günün sabahına kadar sürecek. Saatlerdir yürüyor olmaları nedeniyle terleyen vücutlarının ısısını, zozanın (yayla) olağan soğuğunu dengeliyor. Yürüyüşçülerin vücudunu sararak bütünleşen ve kendi ahengine dahil eden o sert ama huzur veren zozan esintisi, alınlardan süzülen ter damlalarını savuruyor. Yürü, yürü, yürü... derken ve sonu gelmeyen yolu arşınlarken ısınan vücut, ter, soğuk ve zozan yeli öylesine bir ahenk oluşturuyor ki, yürüyüşçüler, kıvrımlı patikada adeta bir beşikte sallanır gibi yol alıyor. Onları yürüten artık kendi iradeleri ve ayakları değil, tamamen bu ahengin gücü. Sallana sallana ilerleyen yürüyüşçülerden bazıları ayakta uyukluyor!..
Uyuklayan arkadaşının arkadan çarpışmasıyla sendeleyen bir yürüyüşçüden ses yükseliyor; “Ev jî çi ye; heval tu raza yî?!” (Bu da ne; heval sen uyuyor musun?) Ve patikaya dizili gruptakilerin gülüşmeleri... Artık arkadaşlarından bazılarının kendilerini o ahenge kaptırıp, yorgunluğun da etkisiyle adeta bilinçten kopma noktasına geldiklerini anlayan en öndeki öncü yürüyüşçüden bir komut yükseliyor; “Pênç deqe mola, bila heval bêhna xwe bistînin!” (Beş dakika mola, arkadaşlar dinlensin).
Dinlenmek; ama nasıl? Bir sıcak yaz gününün gecesi de olsa, terli bir halde o zozan soğuğunda ayakta durmanın imkanı yok. Bazıları avuçlarında gizledikleri sigaralarını içmek için birbirine sokulurken, bazıları da sırt sırta vererek beş dakikalık molada dinlenmeye çalışıyor. Ancak hareketsiz kaldıkları ilk dakikada soğuktan adeta donar gibi dişler birbirine çarpıyor. Yere çömelip sırt sırta verenler, boyunlarındaki kefiyelerini, ayaklarını da kapatacak şekilde tüm bedenlerini örterek, kendi nefeslerinin sıcaklığıyla ısınmaya çalışıyor; en doğal ısınma sistemi yani!.. Zozanda hareket, yaşamın ilk koşuludur; hareketsizlik ise ölümdür...

Hakikatin izi zozandaki patika...
Günümüzde hakikat yolcularının mekanı olan Kürt ülkesinin zozanları, tarihte de hep hakikati yaşayanların mekanı olmuş. Bilgi ışığının peşine düşen Zerdeşt’i bağrında saklayan zozanlar, hakikat sırrının peşinde kuşlara yoldaş olan Feqiyê Teyran’a, mîrlerin divanına renk katan Evdalê Zeynikê’ye ve Xecê’nin sevdasına kendini uçurumlara vuran Siyabend’e de kollarını açmış; sırlarını ve sevgisini onlara cömertçe sunmuş.
Hakikatin izi zozanlardaki kıvrımlı patika yollarında aranmış hep. Zozanda patika yoksa, insan da yoktur. Patikada otlar yeşermişse, orada hayat da hakikat de ölmüştür... 
Zozan yollarının başka yolcuları da var oldu hep; koçerler (göçebeler). Onların da dönüp dolaşıp vardıkları yerler hep zozanlar. Kızılbaşlığın pîr ile talip ilişkisindekine benzer; biri olmadan diğerinin anlamsız kalması gibi. Yolu ve yolun erkanını sabırlı pîrinden öğrenen talipler gibi, koçerler de yaşamın enerjisini, sırrını, yolunu ve erkanını zozanlarda aramış, zozanlarda bulmuş. Aralarındaki ilişki süreklileşip derinleştikçe, orada doyup orada doyurmuşlar. Bir olmuşlar, iri olmuşlar, diri olmuşlar. Zozandan kopan koçer ise pîrinden kopan talip gibi yoldan ve erkandan; yani yaşamın hakikatinden kopmuş. Sağa sola savrulmuş, var olmanın anlamını yitirmiş; kendisini ve kendi hakikatine dair her şeyini; birliğini, iriliğini, diriliğini kaybetmiş...

Zozan insanı narindir...
Bahar telaştır!.. Her şey doğal, her şey doğayla, her şey doğal bir mücadele içinde; yaşama durmak, yaşama koşmak, yaşıyor olmanın moraliyle coşmak. Karın erimesiyle çağlayan geçit vermez dereler, tomurcuktan fışkıran yaprak ve çiçekler, memeye saldıran kuzular ve yayla yollarına dizilen koçer kervanları... Çevrede henüz erimemiş karlar zozanı benekli bir görünüme bürür. Beneklerin arasında rengarenk onlarca çiçeğin süslediği yeşilliği geçerken, insan adım atmakta zorlanır; çiçeklere kıyıp da yere basamaz. Vicdan el vermez, seyri bile sarhoş ederken insanı, kıyılır mı?!..
Koçerler duygulu insanlardır. Bu duygusallık  insana, bitkiye, hayvana, doğadaki tüm canlılara yöneliktir. O çetin koşulların soğuktan yanmış gerili yüzlü insanları aynı zamanda utangaçtırlar. Narin bir çiçek gibi kırılgan olurlar. İncitmekten korkar ama kolay incinirler, kolay gülümseyip kolay ağlarlar... Çobanlar konların (kıl çadır) gölgesinde dinlenmeye çekilirken, rengarenk giyimli bêrîvanlar (süt sağıcı), sallana sallana bêrîye (süt sağılan yer) doğru yol alırlar. Çocuğu, yaşlısı, genci, kadını ve erkeğiyle zozan insanı yaşamın yükünü hiç bir zorakilik olmadan doğalında paylaşır. Gerekli ihtiyaca göre gerekli sorumluluk doğalında işler. Kimse kimseden daha darda, daha zorda, kimse kimseden daha önde, daha arkada değildir. Darlık da, varlık da, bolluk da, yokluk da herkesindir, herkesedir. Koçer, baharda zozana giderken de sonbaharda zozandan dönerken de mutludur. Ne aramışsa, orada bulmuştur; birbirlerinden rızalık almış, birbirlerinden razı olmuşlardır.
Koçerin yaşamı devri daimdir. Tüm yaşamsal ihtiyaçlar, zozanlarda üretilir. Koçerin zozanda hem kendisi hem de hayvanları için biriktirdiği besin maddeleri, kışlık mekanlarda (war) tüketilir. Kürtler tarihten günümüze kendilerine ait neyi taşıyabilmişlerse, zozanlarda bunu başarabilmişler. Orada doğaya inanmış, doğayla konuşmuş, doğayla kaynaşmış, doğadan almış, doğaya vermiş, doğayla doymuş, doğayla coşmuş!..

Zozana dönüş hakikate dönüş...

Hakikat yolcuları insan-ı kamil yani ermiş dervişler gibidirler. Özellikle de zozanlarda maddi yaşama dair her şeyleri kıttır, kıt imkanlarla kıt kanaat yaşarlar. İki çeşit yiyeceği birarada gördükleri çok nadirdir; un varsa tuz yoktur, tuz varsa yağ yoktur. Mekanları Faraşîn’se eğer bunlardan hiçbiri yoktur. Baharda Faraşîn’de insan doğanın güzelliğini seyre dalarak kendisini doyurur. Tüm ilhamını, morali ve motivasyonu doğanın güzelliğinden alır. Maddi anlamda ise doymuş gibi numara yapar. Kolay bulabildiği altı yedi çeşit değişik otu yağsız ve tuzsuz kavurup yemeye çalışırken, Faraşîn’in güzelliğinden utanır insan. O güzellikle ne yarışabilir ki?! Cennet bile nasıl bir yerdir bilinmez ama kesinlikle Faraşîn kadar güzel değildir. Tüm tat, besin bilinci ve beslenme refleksi alt üst olsa ve kendisini zorlayarak yemeye çalışsa da, insan sanki beğenerek yiyormuş gibi yapar o tuzsuz ve yağsız ‘Faraşîn ot türlüsü’nü...  Yaz olunca durum değişir elbet. Bu kez ise yenecek ot kalmamıştır ama un vardır artık. Un vardır olmasına ama o unu ekmek yapacak odun yoktur bu kez. Rût (çıplak) zozanlarda çare, bu kez ‘qirşik’ yani kurumuş ottur. Eski bir yağ tenekesinden yapılmış sêl (sac) üzerinde ekmek pişirirken, bir kişi patoza buğday savurur gibi durmadan qirşik savurur sêl’in altındaki ateşe. Tabi iki kişi ekmek pişirirken, boşta kalan diğerlerinin tamamı ise araziye savrulmuş qirşik veya gonî (geven) toplamakla meşguldür; zira sêl’in altına qirşik savurana qirşik yetiştirmek zorundadırlar... Ne teknik ne de mekanik; her şey doğal ve doğadan...
Faraşîn’in tek eksiği koçersiz kalması, koçerlerden mahrum bırakılmış olmasıdır; yol taliplerini yitirip divanda tek başına oturan kimsesiz bir pîr gibi. Hüzünlendiren bomboş bêrîler bêrîvanlarını özler. Hakikat yolcuları halen orada özgür yaşam sırrının izini sürse de, Faraşîn daimi sakinlerini bekliyor, Kürt ülkesinin tüm zozanları gibi... Zozana dönüş, Kürdün kendi hakikatine dönüşü olacak...


HALİL DALKILIÇ