
ŞİİR
"Ayrılmaz kentler inşa edeceğim, kolları birbirinin boynuna sarılı. Yoldaşların sevgisiyle, yoldaşların insanca sevgisiyle"
Walt Whitman'ın "For You O Democracy" (Senin İçin Ey Demokrasi) isimli şiirinden bu satırlar, Hardt ve Negri ikilisinin ortak kaleme aldıkları 'Ortak Zenginlik' kitaplarının 'Metropol' bölümünün açılışından. ABD'de iç savaş yıllarında, köleliğin devam etmesi çağrıları yapılırken Whitman, şiirin gücüyle başkaldırıyor, kâğıt üzerinde sık sık görülen demokrasinin hâlâ uykuda gerçek özünün izini şiir ile sürüyordu. Hardt ve Negri bu sınırsız gücü, metropollerde bulabileceğimizi söylüyor. Büyük şehirlerin meydanlarında buluştukça, ortak oldukça, çeşitlenip renklendikçe güçleneceğimizi...
10 Ekim'de Ankara Garı'nın önünde bir araya gelenler de kuşkusuz, o meydanda bir şiir yazacaklardı; barışın, emeğin ve demokrasinin şiirini. Hayatı coşkuyla olumlayan, halaylarla, şarkılarla, türkülerle şenlendiren insanlar, bu hayatı bütün hınçlarıyla hiçleştirip, bu dünyayı cennete çevirmektense, katillikleriyle öte dünyada cennet hayal edenlerce gözlerimizin önünde öldürüldüler. Meydan, bir kez daha kana bulandı. Ve bir kez daha katiller, bombayı patlatanlardan patlamasında sakınca görmeyenlere, apaçık meydandaydılar da, bu gerçekleri dillendirenler de, kin, hırs ve hınç ile beslenip serpilen devletin, icabına bakılması gerekenler listesindeydiler. Meydanda barış talep edenler, egemenliğin devrim korkusuyla biçimlenen dilinde 'teröristler', devletin işine yarar 'teröristler' değildiler, bu yüzden öldüler. İslamcı teröristlerse devletin şiddetini meşrulaştırması, savaşı kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmesi için gerekliydiler. Bu yüzden öldürdüler.
Patlamadan sonra Davutoğlu müjdeyi gecikmeden vermiş, "Ankara'daki terör saldırısı sonrası kamuoyunun nabzını tutuyoruz. Oylarımızda bir yükseliş trendi var" diyebilmişti. Ve AKP, 1 Kasım'da tek başına iktidar oldu sonunda. Tayyip Erdoğan'ın tabiriyle 7 Haziran seçimlerinde kaosu seçenler yola getirilmişti. Oysa "... Sırf insanlar oy verdi diye sonuçlarından bağımsız bir şekilde sayıları övmek, içeriğine açıkça kayıtsız kalıp çoğunluk kararına saygı göstermek genel bunalımın bir diğer semptomudur... İnsanlar dillendirmeseler de, burada sezilen şey şudur aslında: Seçim iddia edildiği gibi bir ifade aracı olduğu kadar da baskı aracıdır. Ezenleri en çok tatmin eden şey, her yerde seçimler düzenlemek, seçim gibi bir talebi olmayan halklara bile gerekirse savaş yoluyla bunu dayatmaktır." (Alain Badiou / The Meaning of Sarkozy)
MARŞ MARŞ
"Burcuna göz diken dik başlar insin,/ Türk gücü orada her zoru yensin,/ Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin,/ Var olsun toprağın, taşın Ankara."
Şiirlerin sırtında hep bir marş bitsin istenir, ayaklarına dolansın barış isteyenlerin. Yukarıdaki mısralar, dilimize taa ilkokulda dolandırılan sözleri Aka Gündüz'e ait, Ankara Marşı'ndan. Devletin örgütlenmiş şiddetini, resmî şiddetin yanındaki kamuoyu desteğini, korkunun neden hep yeniden üretilmesi gerektiğini, devletin kendini tanımlamak adına arayıp duracağı düşmanlarını çözümlemek için şifre mealinde okunabilir.
Cumhuriyetin ilk yılları itibariyle yazmaya başlamış Aka Gündüz'ün bir başka şiirine kısaca göz atmak gerekirse, "Her şey (O) 'dur; / (O) her şeydir./ Her şeyde Atatürk!/ Yerdedir, göktedir, sudadır./ Görünmezi görür! Bilinmezi bilir./ Duyulmazı duyar! Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer!/ Hep, her (O) 'dur! / Her şeyde Atatürk!"
Bu şiirin üzerine, Recep Tayyip Erdoğan'a dizilen methiyeleri düşündüğümüzde, görüyoruz ki, yıllar yıllar geçse de, lidere tanrılık ithaf etmek baki geleneğimizde. Allah'ın yerine kul koyulduğunda, neden öldürmek mübah olmasın? Hobbes'un Leviathan'ı gibi bir Tanrı, neden tarihini katliamlarla yazmasın? Bu geleneğin ısrarla sürmesi için, canhıraş çalışmasın savaş makinesi, öğütmeye bakmasın yaratmaktan hiç bıkmayacağı 'öteki'ni?
TÜRKÜ
"Bu meydan kanlı meydan/ Ok fırladı çıktı yaydan/ Kalkın ayağa kalkın/ Biz şehirden, siz köyden"
10 Ekim'de Ankara'da ilk bomba patladığında, bu türküyle halaydaydı meydanda gençler. Türküyü Ruhi Su, 16 Şubat 1969'da yaşanan kanlı pazar için yazmıştı. Devlet valisiyle, gazetecisiyle, polisiyle, satırlı milliyetçileri ile yine solcuları katletmişti. Taksim Meydanı kana bulanmıştı. Yine her şey meydandaydı.
Meydanlarına baktığında bir ülkenin, katliamlar çıkıyorsa karşına sık sık, buna karşı çıkmamak ölümden beter değil mi? Neoliberal ve militarist bir iktidar, şehirlerin şenlikli karşılaşmalar meydanlarını savaş alanlarına çeviriyorsa; "ne kadar çok mağaza o kadar az arıza" şiarıyla betona boğuyorsa; yoksullardan özenle temizleniyorsa meydanlar, tüm bunları meydanlarda haykırmaktan, "Barış" diye bağırmaktan daha doğru olan ne var?
1969'dan 2016'ya, Taksim Meydanı'ndan, Ankara'da emek, barış ve demokrasi için bir araya gelenlerin buluştuğu meydana gelirsek, evvelden adı olmayan meydanın artık bir adı var: Demokrasi Meydanı. Demokrasi orada yitirdiklerimizin talep ettiği gibi değil, barışın ismine dahi tahammülü olmayanların dilediği gibi, mavi bir levhada yazan kadar. Peki, "Demokrasi tüketildiğinde ne olacak? İçi oyulup da anlamdan yoksun kaldığında? Kurumlarının her biri tehlikeli bir hastalığa dönüştüğünde ne yapacağız? Demokrasiyle serbest piyasa artık kaynaşarak, gözü karını arttırmaktan başka bir şey görmeyen, kan emici, yararsız ve dar ufuklu tek bir organizmaya dönüştüğüne göre ne olacak? Bu süreci tersine çevirmek mümkün olabilir mi?" (Arundhati Roy)
10 Ekim'de, 9 yaşında bir çocuktan 90 yaşında nineye, "Mümkün" diyeceklerdi Ankara'da toplananlar. Ve bomba patlatıldı. İlk duruşma 7 Kasım'da. Sonucunu ne yazık ki tahmin ettiğimiz bir dava daha.
"Suçların en büyüğü, pek az kişinin cesaret ettiği, daha fazla kişinin ise arzu ettiği, herkes tarafından göz yumulan suç" (Tacite) ise, Ankara Katliamı'nda o güzel insanların ölümünde de, yaralılara gaz sıkan polisten milli maçta yapılan saygı duruşunu ıslık ve tekbirlerle bölenlere, HDP bürosuna "Ankara Merkez Patlıyor Herkes" yazabilenlerden yaralılara otel gibi fiyat listesi çıkaran hastanelere, suçlular saymakla bitecek gibi değil. Davadan önce, katliamın ardından derlenen hayat hikâyelerine bir bakın yitirdiklerimizin, işte orada devletin imal ettiği "düşmanı", hep birlikte direnmenin dostluğunu göreceksiniz.
Şafak Pavey'in hastanedeki yaralılarla hazırladığı belgeselde Can Ateş isminde bir işçinin anlattıkları, Ruhi Su'nun "Bu meydan kanlı meydan" sözlerinin arasında ışıyor şimdi. Yaralı halde yatarken, kendisine yardıma gelen Güneş adında bir kızı anlatıyor Ateş: "Bana bak ben 17 yaşındayım dedi. Bana bu acıyı yaşatma dedi. Seni kurtarıcam dedi. Pansuman yaptı. Bayraklarla sardı. Yanımda bir ayak parçası beni rahatsız ediyordu. Sen gökyüzüne bak dedi ben onu alayım..."
Ateş'in sözlerini gözlerim yaşarmadan anlatamıyorum kimseye. Nedir beni ağlatan? "Sen gökyüzüne bak" diyen, dünya tarihindeki onca savaşın aşındıramadığı umutlu varlığı insanın. "Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım/ Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum" (Turgut Uyar/ Göğe Bakma Durağı)