Kime sorsam bir an önce buralardan gitmek istiyor. Nereye? Bi yere. Niye? Çünkü darbe olmuş, yani kalkışması bile yetermiş, bundan sonrası daha da kötü olabilirmiş, eğer başka bi yere giderlerse yırtarlarmış, yaşanmazmış artık buralarda. Deprem çantası gibi çanta hazırlayanlar bile varmış; içinde olmazsa olmaz akıllı telefon, Ipad, olduğu kadar mücevher, ATM’den yeni çekilmiş gıcır paralar ve elbette pasaport.
Milyonlarca mülteciyi başından savmak için futbol topuna çeviren sahtekar Avrupa sanki kucağını açmış, darbezedeleri bekliyor. Gel diyor, burası daha güvenli, seni pamuklara sararız, iş, aş, ne istersen veririz. Hem bizde öyle ırkçılık falan da yoktur. Türk ve Müslüman gördük mü, bir kaşık suda sarılasımız gelir, yani o kadar çok severiz! Darbeyi Allah’ın lütfu olarak görüp, siyasi propaganda malzemesi, başkanlık fırsatı, OHAL’e yol açıp önüne geleni ezme, sindirme, olmadı yıldırma hamlesi olarak değerlendiren devlete karşı nasıl pozisyon alacağını bilemeyenlerin, üstüne üstlük askerden-polisten de umudunu (!) kesmiş hatırı sayılır çoğunluğunun kafası bu!
Sıkıştırıp adres sorduğumda ilk aklına gelen ülkeler; hemen karşısı Yunanistan, olmadı Kıbrıs. Daha da olmadı Paris, hani İsveç de fena değil, soğukmuş ama idare ederlermiş. Gören de böyle konuşanları militan, komünist falan sanır. Oysa hepi topu “endişeli modernler”. Tamam memleketin çivisi ziyadesiyle çıktı, padişah “bu örgüte destek olduk” diye suçunu itiraf etti ama kandırıldığı için herkes ona çok acıdı. Geçti, geçti, bi daha kimse seni üzemeyecek, öldürmeye kalkmayacak korkma padişahım, sakın ağlama, sen yine kelle kesmeye devam et diyerek sırtını tapışladı. Peki bu endişeli modernler ne yaptı; haritadan kendine yer beğenmeye başladı. Gidilecek başka bir yer mutlaka olmalıydı; dünya büyük, yalçın küçük’tü.
Bu menfur günlerde pirinçteki taşlar gibi daha çok gözüme çarpıyor bu insanlar. Bir yanda pilavlık olmayı bekleyen ve koşulsuz biat edenler, tepsinin dışında ise çatısız şaşkınlar… Hâza milliyetçi olan bu sözümona şaşkın ve elit tabaka, hiçbir yere ait olmadığından, kendi vatanına karşı bir yurttaşlık bağı falan hissetmediğinden, bu “yalnız ve güzel ülkenin” içine edildiğinden dem vuruyor. Tam bir söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil durumları. Behey Türkiye Türklerindir’ci kardeşlerim, tavuğunuza kışt denince mi aydınız halimize! Kürdistan’da milletin başına evleri yıktılar, haritadan şehirleri sildiler, o da yetmedi Cizre’yi, Hakkari’yi il statüsünden çıkarmaya kalktılar da yine de o halk evim, toprağım dedi başka bir şey demedi. Bizim olağanüstü haller saydığımız uygulamaları Kürtler 15 yıl yaşadı da kimin gıkı çıktı. Şimdi mi yaşanmaz bir ülke haline geldi burası? El insaf ya hu! Hani Hurşit Külter nerde? Çocuklarınızın dil eğitimine nerde devam edeceğine kafa yorduğunuz kadarın birazını da bu meraka ayırsanız hani belki o zaman değişebilir mi bir şeyler, ne dersiniz?
Biliyorum bunlar cevabından umudu kesilmiş sorular. Ama yine de inatla sormaya devam edeceğim. Hiçbir şeyin, hiçbir zaman olağan seyrinde gitmediğini, bu olağanüstü hallerin bizim normalimiz olduğunu, pislik kapısının önüne gelince etrafta süpürge arayan, yoksa evine çekilenlerin ya da bir an önce o “bi yere” gitmeyi kafasına koyanların karşısına bir vicdan gibi dikileceğim. Benim de kendi başıma açtığım belalardan biri bu, elimde değil!
Böyle zamanlarda sakinliğimi kaybediveriyorum, işte o zaman sesim gür çıkıyor: Ne zaman elini bir taşın altına koydun, bir başkasının hakkı için parmağını oynattın da şimdi en mağdur sen oluyorsun! “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” öyle mi? Hadi ordan! “Bi yere” mi gitmek istiyorsun kardeşim, hadi git, hadi hadi… Fazla bile durdunuz, hem kendinizi hem bizi oyaladınız, gidin durmayın, sonra nasılsa arkanıza baka baka gelirsiniz. Oralarda “öteki” olmayı bir yaşayın da anlayın anayurdu ne demek?
Ha bir de hiçbir yere gitmeden el etek öpen, her devirde her iktidarın kapısına yatanlar var ki, hazır hızımı almışken onları da anmadan geçmeyeyim. Üsküdar Kısıklı’da kurulan dev platforma, al şu eline Türk bayrağını, çık bir de şiir oku yavrum, hadi oku da baban sana terlik pabuç alsın diye gaz vermişler, garibin biri de çıkmış sahneye. “Sanatçı“ olarak görevini ifa etmeli, bunun için de çok mühim cümleler kurması, büyük bir alkış ve bir ömre yetecek kadar harçlık alması lazım. Bu en bi garip, en bi Beyaz Kürt, bayrağını sallayarak, evkaftan emekli Murtaza efendi kılığında şöyle bir sahnede dolanıyor ve boğazını temizleyerek; cesaret diyor, çok ciddi bir şeydir. Demokrasi bayramı o cesur insanların sayesinde kutlanıyor! Elbette alkış kopuyor, göz ucuyla sahne arkasına bakıyor, artistik puanı alıp, barajı geçti mi, geçmedi mi merak ediyor haliyle.
Sonra Mevlana’nın dizeleri dökülüyor ağzından; “etme” diyor baygın baygın, vıcık vıcık… Şiire elini attığından beri, klip tadında uzaklara bakan adam olarak şairanelikten öteye gidemeyen bu zatın dilinde cânım Mevlana da un ufak oluyor. Kendine hayranlıktan, cesaretinden en ufak bir kuşkusu olmadığı için bir-iki dize de heba oluyor. İzninizle ben burda bir kez daha altını çizeyim; ona ve şahsındaki tüm soytarılara, o kimsenin bilmediği “bi yere” gitmek isteyenlere aynı dizelerle sesleneyim.
“Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı?
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme. “