
Küçükken, bizimle dalga geçmek için bilgili büyüklerimiz bir soru sormuştu : “ Aynı teraziye koysak bir kilo demir mi ağırdır, bir kilo pamuk mu?” Biz çocuklar “demiiiiir!” diye bağırmıştık. Bilgili büyüklerimiz kahkahalara boğulmuş ve ikisinin de aynı kilo olduğunu söylemişti. Ama biz çocuklar bir türlü demirin pamuktan hafif olabileceğine inanmak istememiştik. Bilgili büyüklerimiz bizim çocuk aklımızla dalga geçmeye devam etmişti. Sonra nasıl oldu hatırlamıyorum; sabırlı bir bilgili büyüğümüz bize ikisinin nasıl eşit olduğunu tahtada resimler çizerek anlatmış, o zaman yenilmiş olmanın verdiği hüzünle sonucu kabullenmiştik.
Jineoloji tartışmaları başladığından beri bilgiye nasıl ulaştığımızı ya da bilginin bize nasıl ulaştığını, bu bilginin zihnimizde nasıl şekillendiğini, “gerçek” dediğimizin aslında zihinde bir yansıma ya da yanılsama olabileceği üzerine daha fazla tartışmalar yürütmeye başladık. Beynimizde oluşan düşünce şekillenmesi nasıl başlıyordu? Bir sorunu tartışırken, çözümü ararken hangi yol ve yöntemleri deniyorduk? Tartışmalarımız ilerledikçe aslında bilgi yapılanmalarımızın sistemin öğretilerinin etkisinde olduğunu, düşünürken hep dışarıda olana göre sınırlara takıldığımızı görebiliyorduk. Bildiklerimiz ne kadar doğruydu? Bilgiyi ele alış tarzımız ne kadar tarihsel ve toplumsal gerçekliği karşılıyordu? Kendimiz olarak, bağımsız bir şekilde düşünmeye kalksak ne olurdu?
Kimi zaman bir sorun üzerine tartışsak ve çözüm arasak erkek aklının, sistemin öğretilerinin ve devlet kurallarının yaşamımızdaki sınırlarını görebiliyoruz. Bireysel olarak belli iddialara sahip olsak dahi, kadınlık üzerinden değerlendirmelerimizde kendi hakikatimizi açığa çıkarmada yaşadığımız zorlukları daha iyi görmeye başlıyoruz. Yalanlarla dolu tarih anlatılarında ve pozitivist bilim anlayışını kutsallaştıran bu düzende doğru tarihe ulaşabilmek, sistemin kutsal mabetleri olan üniversite ve akademilerinde ne kadar sağlıklı olabilir?
Toplumsallıktan kopuk tartışmaların yaşamda karşılığı yoktur
Postmodernizmin modernizme dönük eleştirileri ve bilgi yapılanmalarına müdahalesi son yüzyılda önemli derecede etki yarattı. Farklılıkları hesaba katarak, olasılıkları dikkate alarak düşünmemize ve karar almamıza katkı sundu. Artık tek doğrular sorgulanır oldu, merkezi bakış açısı reddedildi, ötekileştiren tanımlamalara tepki gösterildi. Toplumun karmaşık bir yapıya sahip olduğu ve doğa bilimleriyle toplumun yapısının açıklanamayacağı iddia edildi. Hatta kuantum fiziği ile bilimin dahi pozitivist ele alınamayacağı, her zaman olasılıkların mümkün olduğu görüldü. Postmodernizmin dayatılan düşünce yapılarına müdahalesi anlamlıydı ancak bir sıkıntı da açığa çıkmaya başladı diye düşünüyorum. Herkesin kendine göre bir doğrusu olduğu, tüm kimliklerin üst bir inşa olduğu, geleceği başkaları adına planlamanın üstten bir yaklaşım olduğu iddiaları, sanki sosyal hareketlerin enerjilerini donuklaştırdı. Artık sorunu açığa çıkarıp çözümünü ele alan paradigmanın gerekliliği yerine sürekli kavramlarla uğraşan, toplumu ise bireyin özgürlüğünü kısıtlayan bir organizma olarak gören bireysel özgürlüğü kopuk ele alan yaklaşım kendini hissettiriyor. Yapılan salon toplantıları günlerce sürüyor, bir entellektüel bir söz söylüyor, yıllarca o söz üzerinden tartışmalar devam ediyor. Bunların hepsi elbetteki anlamlı çalışmalar ama ortada önemli bir soru duruyor: Toplumsallıktan kopuk ve geleceğe dair iddiası olmayan tartışmalar yaşamda karşılığını nasıl bulabilir?
Feminist hareketler özgürlük tanımında ortaklaşmadı
Jineoloji; yani kadın bilimi, var olan sosyal bilim anlayışı ve bilimsel paradigmalara karşı kendini yeni bir paradigma olarak ortaya koyuyor. Peki var olan sosyal bilimlerin eleştirisi daha önce hiç yapılmamış mıydı ki Kürt kadınları yeni bir bilimden bahseder olmuştu? Sosyal bilimler başta olmak üzere bilim üzerine yıllardır akademisyenlerin, feministlerin, sosyalistlerin, anarşistlerin ve daha birçok sosyal hareketin önemli tartışmalar yürüttüğünü biliyoruz. Wallerstein, Braudel, Andre Gunder Frank, Hanna Arendth ve adını sayamadığımız birçok entellektüel, sosyolojiyi, felsefeyi, tarihi ele alırken sistemin düşünce yapılanmalarına ciddi eleştiriler getirmektedir. Öcalan da son savunmalarında bilimin bu kadar parçalanmışlığını bilinçli bir müdahale olarak görmekte ve bu kadar alt dallara ayrılmış bilimin kadın varlığını ele almamasını erkek kurnazlığı olarak değerlendirmektedir. Binlerce feministin de akademik düzeyde bu konuda önemli çalışmalar yaptığını öğreniyoruz. Ancak kadın sorununu, kökenini, sorunun çözümünü ve özgürlük tanımını ele alışta feminist hareketlerin neden ortaklaşamadığı da önemli bir soru işareti olarak karşımızda duruyor.
Feminizmin ikiyüz yıldır yanlış bilinmesi bir sorundur
Feminizm, kavramsal ve kuramsal olarak ikiyüz yıldır dünya gündeminde yerini alıyor. En sade tanımıyla kadınların erkekler karşısındaki eşitsizliğine ve ezilmelerine karşı çıkan bir iddiadır feminizm. Yakın zamana kadar da kadın mücadelesinde büyük bedeller ödendiğini ve büyük değerler yarattığını öğreniyoruz. Ama ne yazık ki her kadın bunu öğrenme şansına sahip olmuyor. İkiyüz yıldır devam eden bir mücadele dünyanın birçok ülkesinde ya bilinmiyor ya da yanlış biliniyor. Feminizmin kendisinin bu kadar bilinmemezliğini ya da yanlış bilinmesini sorun etmek gerekir. Bu sorunun karşılığı hemen “ataerkil sistem izin vermiyor, sistem engelliyor” şeklinde gelebilir ki, yanlış değildir. Ancak feminist hareketlerin kendi hakikat arayışlarını toplumla buluşturma noktasında kendinden yola çıkarak değerlendirme yapması, jineolojinin bir arayışı olacak gibidir. Bence jineoloji bu bilinmezliği ya da yanlış bilinmeyi, altında yatan nedenleri daha sistematik bir şekilde açığa çıkaracak.
Bir bilme toplumsallaşmaya ihtiyaç duyar
Feminizmin bu kadar kazanım ve haklılığına rağmen kitleselleşememesi üzerine tartışmalar yaşanabilir. Bu tartışmalarda önemli olan; örgütlenmenin neden gerekli olduğu ve bir bilmenin toplumsallaşmasına neden ihtiyaç duyulduğudur. Kimi feminist arkadaşların “feminizmin görevi örgütlemek değildir, feminizm düşünce üretir, bunu başka oluşumlar hayata geçirebilir” ifadesi oldukça sıkıntılı, feminizme büyük haksızlıktır. Örneğin; toplumu örgütlemeye çalışmanın da egemenlikli bir yaklaşım olduğunu söyleyen feminist anlayışlar mevcut. Herkesin bilgiye ulaşma şansı ve bağımsız karar verme olanağı olsaydı, sanırız kimse kimseyi bilinçlendirme ihtiyacını duymazdı. Oysa günümüz egemenlik sistemleri insan zihniyetini ya kendi paradigmasıyla şekillendiriyor ya da bilgiye erişim hakkını elinden alıyor.
Öyleyse hakikat arayışına girme şansıyla tanışanların bunu herkesle paylaşma ihtiyacı, toplumsallaştırma sevdası nasıl egemenlikli bir yaklaşım olabilir? Okumuş, tartışmış, örgütlenmiş, mücadelenin gerekliliğini somut görmüş bir kadının, bununla tanışma şansı olmamış olan bir başka köyde oturan kadınlarla paylaşmak istemesi egemenlikli bir yaklaşım olabilir mi?
Varlık tanımlamamızda dahi ortaklaşamıyoruz
Binlerce yıldır kadın sorunu yaşandığına dair hem fikir olan biz kadınlar ortak bir deneyimden, ortak bir kültürel süreçten geçerek, bugünlere geldik. Bu deneyimlerimiz sadece ezilmişliklerimiz üzerinden değil, evrendeki var oluşumuz ve toplumsal yaşamdaki yaratıcılıklarımızla da bağlantılı görünüyor. Biyolojik determinizme saplanmadan kültürel olarak ele aldığımızda, kaybettiklerimiz ve yaşama kazandırdıklarımızla ortak bir doğaya sahip olduğumuzu hissedebiliyoruz.
Ama biz kadınlar kendi varlık tanımlamamızda bir ortaklaşma yaşayamıyoruz. Kimimiz, kadının farklı bir doğası olduğunu, kimimiz kadının farklı bir doğası olmadığını söylüyor. Kimimiz cinsiyetsizliği savunuyor. Kimi feminist akımlar kadının tarihinde ana soylu dönem olduğunu söylüyor, kimi feministler ise ana soylu dönemin ispatlanmadığını ve bunun romantik bir tarih anlayışı olduğunu belirtiyor. Ortada bir sorun olduğuna dair ortaklaşan feminist akımlar sorunun nedeni hakkında da farklı yaklaşımlar sergiliyor. Kimi feminist akımlar sorunun temelini kapitalizm, kimileri ataerkillik, kimileri ise dinler olarak görüyor.
Feminizmin, bir düşünce akımı olarak önünde duran en önemli soruna yaklaşımında da farklılıklar karşımıza çıkıyor: Çözüm nasıl olmalı? Yani kadınlarla erkeklerin eşit yaşadığı, barışın, adaletin, özgürlüklerin ifade bulduğu bir dünyaya nasıl kavuşacağız? Devleti düzelterek mi, devletsiz mi, komünal yaşamı esas alarak mı, öz yönetimi yaşamsal kılarak mı? Yeni bir toplum mu inşa edeceğiz yoksa aslında hala var olan ama üzeri örtülmek istenen demokratik toplum zihniyetini açığa mı çıkaracağız?
Sorunun kökenine dair yaşanan tartışmalardan çok daha yakıcı olan bu tartışma, düşünce yapılanmalarını, sistemle olan bağlarımızı daha fazla açığa çıkarıyor.
FİGEN ARAS