Fransa’da yürütülen bir araştırmada elde edilen ilk sonuçlara göre pigment üreten bakteriler sentetik boyaların yerini alabilir. 

Günümüzde kıyafetlerimizin büyük bir çoğunluğu petrokimyasal boyalar ile renklendiriliyor. Fransa’da yeni bir girişim olarak başlatılan Pili adlı kuruluş, üretimi çevre için oldukça büyük maliyet oluşturan petrokimyasal boyaların yerine sadece şekerin hammadde olarak kullanıldığı bir bakteriyi kullanmayı hedefliyor. 

Pili’nin kurucularından biri olan Thomas Landrain bundan üç sene kadar önce La Paillasse adını verdikleri laboratuvarda kalem içinde mürekkep üretecek bakteri kültürleri üzerinde çalışıyorlardı. Landrain ve ekibi şeker ile beslenen Streptomyces bakteriden mavi boya elde etmeyi başarmıştı. 

Daha sonra araştırmalar geliştirilerek bir yazıcıda bio-mürekkep kullanıldı. Bu aşamadan sonra araştırmalarda farklı renkler üretilmesi üzerinde yoğunlaştı ve sonuç olarak Streptomyces ve diğer tür bakterilerden kırmızı, sarı, turuncu ve mor renkler elde edilebildi. 

Ekibin şu andaki çalışmaları ise bakterilerin petrokimyasal boyaların yerini alıp alamayacağı. Landrain bunun mümkün olduğunu ve petrokimya endüstrisinin olmadığı bir dünyayı hayal etmeye başladıklarını söylüyor. 

Kuzey Karolina Eyalet Üniversitesinden Harold Freeman da günümüzdeki boyaların tahriş edici maddeler taşıdığını, bio-boyaların ise hiçbir zararlı madde üretmediğini ifade ediyor. 


Boyama işlemi

Bakterilerin kullanılacağı sektörün adı da hazır: Sentetik Biyoloji. Birçok bilim insanı bu alanı şu andaki tüketim alışkanlıklarımızı tamamen değiştireceği devrimsel bir gelişme potansiyeline sahip olarak nitelendiriyor. 

Şu anda kullanılan tekniklerle bakteriler boyanacak kumaşın üzerine serpiliyor. Yeterli bakteri nüfusu olduğunda şekerle beslenen bakteriler kumaşı boyuyor. Kumaşa daha sonra ısı verilerek bakteriler öldürülüyor ve sabit bir renge ulaşılıyor. 

Bilim insanları bu işlemin her yıl milyonlarca ton petrokimyasal boya kullanan tekstil sektörünün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir düzeye ulaşmayı hedefliyor. 



Uzun yaşamayı sağlayacak dört gen


ABD’nin Stanford Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı, 100 yaşını geçmiş sağlıklı kişilerin genetik yapısı üzerinde yaptıkları incelemelerde uzun yaşamın anahtarı olabilecek dört gen tespit etti. 

Bilim insanları uzun bir süreden beri yaşlanma mekanizmasının nasıl çalıştığı konusunda çalışmalar yürütüyor. Alzheimer’a yakalanma riskiyle bağlantılı APOE geninin tanımlanmasının ardından bilim insanları bu kez de yaşlanmada etkili olduğunu düşündükleri dört geni tanımladı. 

Dört genden biri insanın kan grubunu belirliyor. Diğeri hücrelerin yaşam döngülerini düzenlerken, diğeri ise bağışıklık sisteminin vücudun kendi hücrelerini tanımasını sağlıyor. Dördüncü gen ise meyve sineklerinde yaşam süresini uzatıyor. 

Araştırmalarını özellikle uzun yaşam süreleriyle bilinen tek yumurta ikizleri üzerinde yoğunlaştıran bilim insanları, 100 yaşını aşan kişilerin genlerindeki mutasyonları takip etti. 100 yaşını geçmiş 800 ve 90 yaşını geçmiş 5000 insan üzerinde yapılan araştırmada APOE geni ve dört genin nadir görülen türlerde olduğu keşfedildi. 

Araştırmayı yürüten Stuart Kim, yaşam süresinin yüzde 20’sini genetik faktörlerin oluşturduğunu belirterek uzun yaşayan insanlarda genetik olarak “kötü varyasyonların” nadiren görüldüğünü ifade etti. 

Araştırma ilk kez uzun yaşayanların belirgin bir genetik farklılık gösterdiğini keşfetmesi açısından büyük önem taşıyor. 


Yıldız tozundan olma yanlarımız!


Kemiklerimizde bulunan kalsiyumun, vücudumuzdaki diğer tüm ağır element atomları gibi, güneşten kat be kat büyük yıldızların patlamasının ardından uzaya savrulan “yıldız tozlarından” gelme olduğunu biliyor muydunuz?

Bilim insanları Büyük Patlamanın üzerinden yaklaşık 550 milyon yıl sonra ilk büyük ölçekli yıldızların doğduğunu hesaplıyor. Güneşten 10, 100 ve hatta 1000 kat büyüklükte olan yıldızlar, galaktik ölçülere göre oldukça kısa olan ömürlerini yerçekimi ve radyoaktivite arasındaki dengenin bozulmasıyla gerçekleşen devasa bir patlamayla noktaladı. 

Bu patlamalar uzaya yıldızın kendi içinde oluşturduğu karbon, neon, oksijen, silikon ve demiri savurdu. Uzaydaki en büyük ve en yıkıcı patlamalardan biri olan yıldızın ölüm anındaki patlaması aynı zamanda demirden daha ağır olan birçok elementin oluşmasını da sağlar. 

İşte böyle bir patlamada oluşan karbon atomları milyarlarca yıllık bir yolculuğun ardından Güneş Sistemi’ni oluşturacak olan büyük gaz ve toz kitlesine ulaştı. Bu kütle kendi ağırlığı altında çökelerek merkezi 15 milyon dereceye ulaşan dev bir disk oluşturdu. Diskin merkezinde Güneş oluşurken Dünya ve diğer gezegenler de bu yeni çekim alanının etrafında oluşmaya başladı. Bu gaz ve toz bulutunun içine hapsolan kalsiyum atomunun vücudunuza girmesi için bir 4,5 milyar yıl daha beklemesi gerekti. 

Vücudunuzdaki kalsiyum atomunun bu yolculuğunda siz oldukça kısa bir duraksınız. Muhtemelen bundan sonraki 5 milyar yıl süresince dünyada kalacak olan bu kalsiyum atomu eğer dünya güneşin kızıl dev evresinde yutulursa, beyaz cüce bir yıldıza dönüşecek güneşin spektrumunda varlığını sürdürecek. Dünya bu süreçten kurtulursa ise karbon atomu soğuk bir kaya parçasına dönüşecek olan gezegenimizde milyarlarca yıl daha kalacak. 

Ama eğer güneşin kızıl dev sürecindeki sıcaklık dünyayı buharlaştırmaya yetecek kadar güçlü olursa karbon atomumuz yine uzay boşluğunda bir gaz bulutunun parçası olacak ve yeni yıldızların hammaddesi olarak bir başka yolculuğa çıkacak. 


2016’da Zika virüsü daha da yayılacak


Fetüslerde beyin hasarına neden olan Zika virüsünün 2016’da daha da yayılması beklenirken salgın ile mücadele uluslararası kuruluşlar tarafından bu yılın sağlık konusundaki önceliklerinden biri olarak nitelendiriliyor. 

İlk defa 1947 yılında Uganda’daki Zika orman bölgesinde keşfedilen virüs bunu takip eden 50 yıl boyunca Afrika ve Güneydoğu Asya’nın kıyı bölgelerinde zaman zaman salgınlar şeklinde kendini göstermişti. 

Ancak 2013 yılından bu yana virüs çok ciddi bir şekilde yayılım gösterdi. Özellikle birçok Pasifik ada ülkesinde görülen hastalık Yap adasında nüfusun yüzde 75’ini etkiledi. Virüs geçtiğimiz Mayıs ayında Brezilya’dan Meksika’ya kadar birçok ülkede görüldü. 

Zika Avrupa ve ABD’de henüz birkaç kez görüldü. Güney Amerika’da giderek yayılan virüsün bu bölgeleri de yakın gelecekte etkilemesine kesin gözüyle bakılıyor. 

Zika virüsü yetişkinleri ancak bağışıklık sisteminin çok zayıf olduğu durumlarda etkiliyor. Virüs daha çok hamile kadınlarda fetüste beyin hasarına sebep oluyor. 


AB’ye vahşi hayvan da giremez


Avrupa Birliği’nin, son dönemde artan mülteci akışını durdurmak için Birliğe üye ülkelerin sınırlarında aldığı olağanüstü önlemler doğal hayatı da olumsuz yönde etkiliyor. 

Özellikle AB’nin doğu sınırlarının neredeyse tümü elektrikli, jiletli tel örgütlerle kapatılırken mülteci akımı için alınan önlemler savaştan kaçan insanların yanı sıra hayvanların göç yollarını da kapatmış durumda. 

Hırvatistan’ın Zagreb Üniversitesinden uzmanların yaptığı araştırmalar sonucunda Slovenya ve Hırvatistan arasına çekilen tel örgülerin bölgedeki geyik türlerinin yıllık göç yolunu kapattığı belirlendi. Yüksek irtifalardan aşağı kesimlere geyiklerle birlikte göç eden kurtlar ve vaşakların da hem yiyecek bulma hem eş bulma sorunları yaşadığını kaydeden Zagreb Üniversitesi’nden Magda Sindicic, özellikle nüfusları az olan vaşakların bu durumdan olumsuz şekilde etkilendiğini ifade etti. 

Ayıların da Balkanlarda birçok ülke arasında geniş alanlarda hareket ettiğini belirten Sindicic, şu anda vahşi yaşamın da insanlar gibi ulusal-siyasal sınırlar için hapsedildiğini kaydetti. 

Doğal yaşam savunucuları insani açıdan olduğu kadar doğa ve çevre açısından da göçü engelleyen duvarların kaldırılmasını istiyor. Bu amaçla Uluslararası Doğa Koruma Örgütü ile Vahşi Yaşam Fonu, Avrupa Komisyonuna bir mektup kaleme alarak vahşi hayvanların da korunması için AB’nin duvarları kaldırmasını talep etti. 


 Bilim-Teknik/Hazırlayan: D. BARIŞ ABBASOÐLU

abbasogludogan@hotmail.com