Devrildiğinde, kırıldığında ya da bedeni ayakta tutan toprak onu yavaş yavaş unutmaya başladığında… Ya düşerek ölürler ya da ayakta…
Bir ağaç dimdik nasıl ölür?
Sanırım o da gururundan, ihtişamına gölge düşürmek istemediğinden… Suyu çekilmiş damarları toprağın aşınmasıyla gün yüzüne çıkar ama hiç kimse bu damarların nereye dek uzadığını bilemez. Sonsuzluğa kadar gitmez elbette. Çünkü bir ağaç kabuklarından, dallarından, lizgelerinden yoksun kaldıkça zamandan soyunur, ölümün basit parıltısına sarınır.
Tanrısal bir duruş kazandırır zaman, tüm ayakta ölen ağaçlara. Ahmak bir hücre canlanıverir en kurumuş köşede, bir dal yeşillik ile hayatı karşılamaya gider. Ağaçlar da ölü olsa bile hissederler etraflarında dolanmakta olan umudu. Zehirli bir sarmaşık kovulur ya her köyden, gidip ölü ağaca yapışır, dolanacak bedene oturur sevimsiz bir sevinçle…
Bir şey daha var… Ormandaki ölü ağaçların artması, canlı olan diğer ağaçların da ölmesine gerekçe oluşturabiliyor bazen. Bir böcek türü var, insanın azrailli gibi ölü ağaçların diplerinde yaşar… Ne kadar çok ölü ağaç varsa ormanda, canlı ağaçların ölüme yakınlığı artar o oranda.
Ölü ağaçları temizlerler ki onlardan beslenen böcekler çoğalmasın, bir ormanı ölü ağaç mezarlığına çevirmesin… Yoksa bir anda milyonlarca sayıya ulaşabilen bu böcekler, bir çırpıda bitirirler ormandaki hayat şarkısını… Damarlara yerleşirler gizlice, çekerler özünü ağacın ve yeşil bir çığlığa dönüşür ormandaki hayat… Herkes can çekişmektedir artık…
O nedenle gece vakti orman yürüyüşleri ürpertir, duygusu olan herkesi. Bedenini istila eden ölüağaçböceklerinin tarumar eden yürüyüşleri, ağaçların gövdelerinden vazgeçmeleri demektir ve sancılı bir geceye işarettir… Hayat bu istilaya karşı sessiz bir duadır artık…
Kestikleri ağaca “niyaz” eder Tahtacılar. Ağıt da yakar Tahtacı kadınlar… Güçlü, kuvvetli ve dürüst bir yiğide benzetilir kerestesi iyi olan ağaç… Ardından gözyaşı dökülür, af dilenir ağacın yaşından… Biz de ağacı sever, insan şekliyle özdeşleştirdiğimiz ağaca hürmet eder, dualarımızı anladığını varsayarız… Dağın ve suyun kardeşidir ağaç… Dağın yontulması, suyun kurutulması ve ağacın kesilmesi duaları hayata kabul ettiremeyenlerin yanlışıdır çokça…
Bir ağaç ayakta nasıl ölürdü sahi? Fatma Morsümbül ayakta öldü. Bekleme halini sevdi, kendini o bekleme hali içinde unuttu ve ayakta yaşlandı. Oğlu Hüseyin’in kemiklerini bir çantaya koyup sırtında taşımak istedi ve ayakta kurdu tüm bu düşleri. Gelmedi Hüseyin. Gelmeyeceğini bildi Fatma ana ama olsun, o bir anaydı ve beklerdi. Beklerken öldü. Ağaçlar gibi, dimdik ve ormanın uğultusu kulaklarında.
İnsan ayakta ölmez, hayvanlar da… Fil ölmek için uzaklara gider, kediler de sahiplerini terk eder. Yarasalar gece vakti noktalar ömrünü, sabaha esnerken ölüveren yarasa manzarası kalır… Kuşlar gelmişlerinden geçmişlerine kanat çırpar…
Ama bir ağaç toprağın dışına taşırdığı kalın ve artık içi boşalmış damarlarına güvenir, inanır ve görkemli duruşundan eksiltmez gururunu. Eskisi gibi değildir artık, görenleri büyüleyemez o mağrur ve uzun boyuyla… Yaşamda ne kadar onuru varsa ayaktadır dimdik ve ölümü de öyle karşılar; boynu bükülmeden, uzanıp bir dehlize boylu boyunca gömülmeden…
Bir ağaç, yalnız kaldığında düşer…
Arkasına bir koronun güçlü uğultusunu alanlar ise ayakta, öylece ölür…