İnsana dokunmak, bulunduğun her yerde onu sahneye taşımak, dünyanın en zor işini göğüslemek gibi bir şey sanırım. Hele, hele söz konusu insan ve insanlar Kürtler ise bu işin hem onurunu hem de zorluklarını üstlenmişsiniz demektir.
Buna rağmen topraktan bir daire oluşturmak. İlerleyen tüm simetrik gidişata inat içine umutlarınızı, özlemlerinizi, geleceğe dair hayallerinizi sığdıracağınız bir daire. Sırtını dağlara dayayan bir kucağa konuk olmak. Ortadoğu’nun kızgın sıcağında esintiler, çetin kışında ısılar yaratmak. Hayatın kıyısında durmak değil, orta yerine sahne açmak, oyunlar oynamak ve oradan haykırmak.
Kürt olmanın, gerilla olmanın ayrıcalığında tiyatrocu olmak. Bu yüzyılın dizginsiz bireyciliğine, kendine ihanetine, yabancılığına karşın tüm dünyanın en önemlisi de kendi ruhunun, kendi toprağının, kendi insanının yerlisi olmak, en kendinden olan yanlarıyla buluşmak büyük coşku doğrusu. Bu coşkuyu en fazla kendinde hisseden, yaşayan ve bütün yaşamını bunu yaşatmanın gayretine adayan, bu vasıfları kendinde birleştiren bir Kürt, bir gerilla, bir tiyatrocu; Hêvî.

Metropolden özgürlük dağlarına

Onu tanıdığımda sanatın henüz yükselen Kürt değerleriyle buluştuğu, tiyatroyla bir dil haline getirmeye çalıştığı, ‘96’ların başlarıydı. B.Brechtlerin, sosyalist ütopyanın damarlarına kendini bağlayan tiyatro akımlarının, Agusto Boallerle donatılmış ‘Ezilenlerin Tiyatrosu’nun, Epik tiyatronun dizili olduğu raflar arasındaydı. Türkiye metropollerinden biri olan İzmir’de varoşların en ücra köşelerinden, okullarından, işlerinden akıp gelen tiyatro öğrencileri ile bastıkça gıcırdayan nemli ve eski tahtalardan oluşan bir sahne de paylaştık oyunlarımızı ilkin. Bizler başka bir metropol şehrinin konuk tiyatrocularıydık. Daha sonra özgürlük dağlarında daha nice oyunları, sahneleri ve yaşamı paylaşabileceğimiz ve onu yanı başımızda yitireceğimiz den habersiz.
Hêvî bir halk ozanıydı. Bir halk oyuncusu. Onunla paylaştığımız bütün oyunlarda, canlandırdığı bütün karakterlerde, sürgün edildiği bu şehirlerin yorgunluğunu üzerinde taşıyan bir inşaat işçisinde, ya da kendi toprağının bilgeliğinden başka bir dünyası olmayan bir ihtiyarın sözlerinde veya özgürlük dağlarında direnmenin ve varolmanın kavgasındaki bir gerilla da, sahnede oynadığı bütün hayatlarla kendisini izleyen herkesi bir gerçeğe çağırmaya bir gerçeğe dahil etmeye dairdi bütün çabası.

Yönetmen, oyuncu, şair…


Adını ilk oynadığı ‘Hêvîya me hunin’ oyunundan aldı. Tiyatroyla adı gibi bir umuda, yeni bir yaşamın sahnede çizilen hatlarına, bir geleceğin mutlaka olacağına inananlardandı Hêvî. Bu yüzden bu dağların en ücra, uzak yüksekliklerine ellerini toprağa daldırarak sahneler kuranlardandı.
Oyunculuğunun yanı sıra birçok oyun yönetti, tiyatronun edebiyatsız köksüz kalacağına inandığından yazılar, öyküler yazdı, uçsuz bucaksız dağların dilinden şiirler yazdı. Hatta uykusuz olduğu her halinden belli olan bir gecenin sabahında ona ne olduğunu sorduğumuzda, bütün gece senaryo kişileri ile boğuştuğunu, hatta bir karakterinin kendisini yanlış yazdığından şikayet ettiğini söyleyerek (bizi güldüren), kendi oyunlarıyla ve karakterleri ile bütünleşme çabası içinde olan bir Hêvî… Gerillanın her zaman hasretle beklediği baharları, çetin kışları, mevsimlere benzeyen insanlarını, oyun kişilerini yazdı. Kendi çağının, kendi insanlarının sorunlarından sorumlu olma bilincinin ifadesi olan tiyatrolar hazırladı.
Yazdığı ‘GURÎ’ oyunuyla en ücra köşelerde kalmış, görmezden geldiğimiz ilgilerimizin, sevgilerimizin, anlamanın ve yaşamanın değerlerini sorguladık. Kürdün de kendi içinde sınırları ve sınırlarının ötesindeki insanları, GURÎ şahsında bu toplumsal gerçeğe tutulan bir ayna gibi, mizahın her şeyi ile canlı tutulduğu bir oyunla çıktı karşımıza.

İlmik ilmik dokunan bir gelecek


Verili olanla uyumsuzluğu, öteki olmakla mahkum edilen tepkiyi, aynı zamanda beslendikleri toplumsal gerçeklikle çelişkileri ve yaşamın diğer kıyısında duran yüzünü de ısrarla ait oldukları bu topluma göstermenin çabasını bir yerde ‘Gurî’nin devamı olan ‘QIRDIK ve QEŞMER’ oyunuyla koydu ortaya. Soytarılaştırılan bütün değerlerin iadesi haline getirdiği bu oyunla seslendi seyircilerine. Gülmek ve ağlamakla eşitlediği, zeka ve ahlak örgüsünde eğildi yapıtlarına.
‘EVİNA GUL û MASİ’ oyunu ile imkansızlıkların, uzakların, zihinlerimize kazınan uçların buluşmazlığını sorguladı. Bir gülün ve balığın aşkındaki düalizmi, iki ayrı kültürün, iki ayrı canlının, iki ayrı doğanın, iki ayrı ve ne kadar “ayrılar” varsa birleşemezliğinde bir umut, bir ihtimal, bir üçüncü yol aradı.
Yazım ekibi içinde yer aldığı zindan direnişini anlatan ‘Agirê be dawî” oyunuyla Kürt özgürlük hareketinin yakın geçmişinde ilmik, ilmik dokunan bir geleceğin direnişini, hesaplaşmasını, zihniyette iflas etmiş kirli bir savaşın pervasızlığını gözler önüne serdi.

Küçük Beritan’ı ayakkabısı...

Amaçta seyirciyi edilgen, sadece izleyen olmaktan çıkaran, düşündüren, izleyicinin kendi benliği ve aklını kullanarak bir karara varmasını, harekete geçmesini sağlamanın Kürt tiyatrosu ile seyirciye ulaşmasının en yalın dille seyirciyle buluşmasının öncülleri arasına girdi. Bunun için onda belirginleşen karakterler köyünüzün sokaklarından hatırladığınız birileri, arka mahalledeki insana, yanı başınızdaki arkadaşınız ya da günlük ilişkilerinizden herhangi bir Kürt kişisi olabilirdi.
2000 yılında medya savunma alanlarından Kendekole’de sahne aldığı bir oyununu sergilediği esnada kendisine ağız dolusu gülümseyen çocukların ve halkın üzerine bombalar yağdıran uçak saldırısında yaşamını yitiren küçük Beritan’ın yanmış plastik ayakkabısını bütün Kürt çocuklarına verilmiş bir yemini taşır gibi yıllarca sırt çantasında taşıdı. Bu ayakkabı ile artık yürüyemeyen bir çocuğu yürütmek ister gibi taşıdı.

‘Ölüm doğumun arka perdesidir’


2004 yılının 27 Ağustos’unda Kerkük’te gerçekleşen bir festivale katılmak amacıyla yolculuk yaptığımız arabanın kaza geçirmesi ile aramızdan ayrıldı. Mezarını ziyarete gittiğimde, bulunduğumuz Maxmur’un mülteci kampında ölümünden bir süre önce söylediği sözler karşıladı beni. Mezarın yanı başında bir çocuk parkı uzanıyordu. Bu mezarlığı ve çocuk kampını ayıran iki duvar ve bir metrelik bir mesafeydi. Kısa bir süre önce bu iki duvarın arasında durmuş bu iki dünyayı iki çelişkiyi şaşkınlıkla izleyip birbirimize bakmıştık. İşte bu yazılması gereken bir şey demişti bana; “Hal bu ki ölüm doğumun arka perdesidir. Eğer doğum gerçek ise neden ölümden korkuluyor ki?” Evet, hiçbir ölüm büyük yaşamları gölgeleyemez. Hele hele kişi ardında kalanlara kendisinin de bir parçası olduğu bir şeyler bırakmışsa.
Sözcükler anlatmaya yetmiyor dediğimiz yerde o kendi oyunları, yaşamı ve yazdıklarıyla zaten anlatıyor kendisini bizlere. Şanoya Çiya hala bir avuç topraktan sahneler kurulacağını sizlerle öğrendi.
Asıl adı Gafur Doğan olan Hêvî Şanoger. 1971 yılında Mêrdîn’in Qoser (Kızıltepe) İlçesinde doğdu. 98 yılında gerilla saflarına katıldı. İlk oynadığı tiyatronun adını aldı. 98’de Süleymaniye 2004’de Kerkük ve Maxmur’da tiyatro çalışmalarını sürdürdü. 27 Ağustos 2004 tarihinde Kerkük’e giderken festival sahnesine ulaşamadan geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti.


ÖZLEM ARZEBA