Bir zamanlar annesiz ve babasız, yetim ve öksüz yoksul bir çocuk varmış. Çocuk, aramak ve bulmak için yola koyulmuş. Gece gündüz demeden yürümüş. Yeryüzünde kimsesi kalmadığı için, gökyüzüne gitmek istemiş. Bir gece sihirle bakan Ay’a imrenmiş. Ay’a varınca görmüş ki Ay bir odun parçasından ibaret. Morali bozulan çocuk Ay’ı terk etmiş. O sırada gülümseyen Güneş ile göz göze gelmiş. Aklını çelen Güneş’e vardığında ne görsün; solmuş, pörsümüş bir kasımpatı değil miymiş Gökyüzü’nde hayal kırıklığına uğrayan çocuk terk ettiği Yeryüzü’ne dönmek istemiş. Gökyüzünden aşağıya bakınca yeryüzünü parçalanmış bir çanak olarak görmüş. Gidecek yeri kalmayan çocuk oraya oturup ağlamaya başlamış. Rivayet oymuş ki, Dünya’da, Güneş'te ve Ay’da aradığını bulamayan talihsiz çocuk, hala orada yapayalnız oturmakta ve ağlamaktaymış…
Dünyadaki ve Dünyalılar arasındaki haller o denli karmaşıklaştı ki yeni bir anlatım diline, yeni sözcüklere ihtiyaç var. Bu nedenle heves edip, Gerg Bücher'in "Woyzeck" oyunundan bir bölümü düzenleyerek başladım yazıma. Dünya bir yana, Ortadoğu’da olup bitmeyenleri anlatmak için kelime, cümle bulmakta zorlanıyor insan. Öldürülen insanlar, öldürülen evler ve şehirler kadar tesadüfen yaşayan her şey yeniden bakıp görmeyi ve yeni bir dille ve dokunmayla ilişkilenmeyi gerektiriyor. Zulüm öyle katmanlı ki, her katmanını açıp anlamak ayrı bir bilgelik anlatmak ve yazmak ayrı bir dil gerektiriyor. En kolayı ezberlenmiş politik kavramlarla anlatıp/yazıp ferahlamak. Oysa hayat, başka anlatım biçimlerine davet ediyor bizi. Bazen bir masal, bazen bir şiir bazen mitolojik bir hikâye, bazen bir çocuğun öldürülmeden önce dilinden düşürdüğü bir sözcük siyaseti tahtından indirebiliyor…
Gidecek kaç mekanımız var, kaç sözcük bizi misafir edebilir, kaç ağaç, kaç dağ selamımızı alabilir? Bugünü anlamak için başa dönüp oradan bakıp bugüne yürümek, yürürken bizi inşa eden sözcüklerle yeniden tanışıp, hakikatini yitiren yaşam biçimlerimizle ve çokbilmiş cevaplarımızla vedalaşmamız gerekiyor. Yüksek siyaset taslamaktan vazgeçip yetmezliğimizi kabul edip kalbini kırdığımız sorulara da şans vermek, bodrumda doğan çocuğun yaşına ve çığlıklarına çırak durmak... Bazen de geleceğe düşsel bir yolculuk yapıp oradan bugüne yürümek. Zamanını doldurmuş kavramların içinde ne çocuk olabiliyoruz ne yetişkin ne de ihtiyar. Ömür boyu konuşup birbirlerini cümle içinde unutan, hatta kaybedip bulamayan Dünyalılarız. Hayatlarımızın, kavramlarımızın yasını tutamamak mayasız ve mecalsiz kıldı bizi. Ne kadar "arınsak" ve "yıkansak", kaç kova su dökünsek eski ve eskimiş düşünme biçiminden izler taşıyoruz. Kendimiz arınınca kelimelerimiz de arındı sanıyoruz. Eski kendimizden yeni kendimize taşmak ve taşınmak diyorum... Devrim, partiye, tüzük ve programa "rağmen" de taşmak ve hep ileriye taşınmak diyorum. "Nasıl en son sayı yoksa en son devrim de yoktur" diyorum ama duyan yok!
Soyunmak ve deri değiştirmek... Hiç deri değiştirmeyen, hiç rüya görmeyen kavramlarla konuşup yaşıyoruz. Kader/keder tabletlerimiz yeniden deşifre edip okumak, kendi bilgisinin ve tecrübesinin bilgesi olamayanlar dünyasında hayatın bilgeliğine geri dönmek. Devleti ve yalanlarını deliğinden çıkarırken kendimizi o kara deliklere hapsetmemek, karşı çıktığımız şeylere benzememek. Şiir, devletin esir aldığı dilleri, anlamları deliğinden çıkarıp delirterek özgürleştirmek hevesiyse "aklımıza güvenip içimizdeki deliyi küstürmeyelim" diyorum ama kime?
Hikâyeyle başladık hikâyeyle bitirelim: Ay, güneşten özür dilemek için koşarmış peşinden. Dünya, meraktan dönermiş güneşin etrafında. Tarihin marangoz hatası Devletler bindikleri dağları kesermiş. Dünyalılar mı, onlar da kendi sonlarını seyredermiş. Düşyalılar ise düş uykusundaymış...