• Cemil Bayık, demokrasi ile Kürt sorununun çözümü arasındaki bağı vurgulayarak, sadece müzakere sürecinde destek değil, demokrasi mücadelesinde de ortaklık istediklerini söylüyor.
  • Örgüt, yönetimi ve üyeleriyle organik bir bütündür. Bu bütünlüğü, yönetimi dışlayarak bozmaya kalkanlar, Hareket'in örgütlü disiplinini kendi elleriyle yıkmaya kalkıyor.

VEYSİ SARISÖZEN

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, çok önemli açıklamalar yaptı. Altını çizerek önemle vurguladığı sorun, “müzakere ve mücadele” diyalektiğinin yeterli ölçüde anlaşılamadığıdır. Belli ki; “mücadeleden”, sadece zaman zaman yapılan mitingleri anlamıyor; komünal örgütlenmeyi, komünal birliği anlıyor. Bu da çok doğal, çünkü mitingler, gösteriler ancak arkasında örgüt varsa mümkündür. Yeni dönemin ve yeni halk örgütlenme biçimi de komünleşmedir.

Mücadeleden söz ederken Cemil Bayık, iki hayati yanlıştan söz ediyor. Ne dediğini uzunca bir alıntıyla aktarıyorum:

“Türk devlet gerçeğinin Kürtlere yönelik yüzyıllık politikası düşünüldüğünde Türkiye’de demokratikleşme ile Kürt sorununun çözümü iç içe geçmiştir. 100 yıldır Kürtler yararlanır diye demokratikleşme adımlarının atılmaması, bu gerçekliğin çarpıcı bir ifadesi oluyor. Eğer Kürt sorunu, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi taleplerin düzeyi konusunda uzlaşma sağlanamamasından kaynaklanan bir sorun olsaydı, demokratikleşme sağlanmadan da çözülebilirdi. Ancak sorun bir inkârın ortadan kalkması ve bir halkın temel haklarının kabul edilmesi sorunu olunca bunu ancak demokratikleşme sağlar. Bu açıdan demokratikleşme ile Kürt sorununun iç içe görülmesi Türkiye’deki Kürt sorununun taşıdığı karakterle ilgilidir. Bunu anlamayanlar ne Türkiye’yi demokratikleştirebilirler ne de Kürt sorununu çözebilirler. Bu açıdan, 'Türkiye’nin tek sorunu Kürt sorunu mudur?' diyerek demokratikleşme ile Kürt sorununun iç içeliğini anlamayanlarla, 'Bize ne demokratikleşmeden, bizim için sadece Kürtlerin hakları önemlidir' diyenler aslında madalyonun iki yüzüdürler. Her ikisinin de Kürt sorununun çözümü gibi bir perspektifleri yoktur.”

Açıklamanın bu bölümünde yer alan aşağıdaki cümlenin yanlış anlaşılmaması için kısa bir not gereklidir: “Eğer Kürt sorunu, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi taleplerin düzeyi konusunda uzlaşma sağlanamamasından kaynaklanan bir sorun olsaydı, demokratikleşme sağlanmadan da çözülebilirdi.”

Burada “demokratikleşme sağlanmadan da” ifadesi yanlış anlaşılmamalıdır. Bu ifadeyi ben şöyle anlıyorum: “Sorun özünde kabul edildiği halde uzlaşılamayan bir hakkın ne ölçüde tanınacağı olsaydı, zaten sorunu özünde kabul eden sınırlı demokraside daha öte demokratikleşmeye gerek kalmazdı, konu uzlaşmayla çözülürdü.”

Bayık, Kürt sorununda şu ya da bu hakkın düzeyinin tartışılmadığını, “inkarın” kökten sona ermesinin tartışıldığını ifade ediyor ve doğal olarak inkarın kökten kaldırılmasının da ancak “demokrasi olmayan” bugünkü rejimin köklü demokratikleşmeyle mümkün olduğunu dile getiriyor. Çünkü diyor, “Yüz yıldır Kürtler yararlanır diye” tüm Türkiye halkları demokrasiyi yaşamamıştır.

Bayık, bu görüşten hareketle şimdiye kadar böylesine net gündeme getirilmeyen biri kimi Türk çevrelerinde, diğeri kimi Kürt çevrelerinde var olan iki yanlış eğilimi sert biçimde eleştiriyor:

“Bu açıdan, 'Türkiye’nin tek sorunu Kürt sorunu mudur?' diyerek demokratikleşme ile Kürt sorununun iç içeliğini anlamayanlarla, 'Bize ne demokratikleşmeden, bizim için sadece Kürtlerin hakları önemlidir' diyenler aslında madalyonun iki yüzüdürler. Her ikisinin de Kürt sorununun çözümü gibi bir perspektifleri yoktur.”

Cemil Bayık, bu eleştiriden hareketle demokrasinin yalnızca Kürt halkının mücadelesiyle sağlanamayacağını (bunun mefhumu muhalifinden yalnızca Türk halkınında tek başına mücadelesiyle demokrasinin sağlanamayacağı da ifade edilmiş oluyor), tüm sosyalist ve İslamcı değerlere ağırlık verenler de içinde tüm demokratların ortak mücadelesiyle gerçekleşeceği sonucuna varıyor. Sayılan bu güçlerden sadece müzakere sürecinde destek istemediklerini, demokrasi mücadelesinde ortaklık istediklerini ifade ediyor.

Bu yaklaşım, Kürt Özgürlük Hareketi'nin bütünsel siyasi stratejisinin herkes tarafından anlaşılacak ölçüde yalın özetidir.

Cemil Bayık, bu stratejik sorunların dışında çok önemli bir hususa daha değinmiştir. Çıkarılan 'çerçeve yasa’nın “güvenlikçi” geleneksel devlet yaklaşımının damgasını taşıdığı gerçeğinden hareketle, yasa kapsamından yararlanacak olanları “kategorize” etmesini, Hareket’in başta Öcalan olmak üzere yönetiminin ve çok sayıda mensubunun dışlanmasını uygulanamaz olarak eleştirmiştir. Bu yaklaşımda bulunanların Hareket'i tanımadığını da sözlerine eklemiştir.

Ben bu düşüncelerden şunu anlıyorum:

Devlet, “güvenlik” adına, asıl “güvenliği” sağlayacak olanları dışlayarak vahim bir hata yapmaktadır. Türkiye’ye gelecek olan ve zaten devlete karşı ölümü göze almış binlerce gerillanın en küçük bir baskı ve en küçük bir onur kırıcı davranış karşısında “devlet güvenliğini” haklı olarak hiçe sayacaklarını hesaba katmamaktadır. Gerilla, devlete ve 'çerçeve yasa’ya güvenmemekte, Önderliğine ve Hareket'in yönetimine güvenerek ve tahmin ediyorum ki, yüreklerine taş basarak silahsızlanacak ve siyasallaşacaktır. Bu genç savaşçılar, dağda örgüt disipliniyle büyümüştür. Örgüt, yönetimi ve üyeleriyle organik bir bütündür. Bu bütünlüğü yönetimi dışlayarak bozmaya kalkanlar, Hareket'in örgütlü disiplinini kendi elleriyle yıkmaya kalkmaktadır.

Gerillayı dağdan inmeye razı edenler dışlanacak, Hareket'in yönetimi tarafından dağdan inmeye razı olanlar yasa kapsamına alınacak… Bu saçmalıktır. Yönetimsiz gerilla, “pimi çekilmiş el bombasına” benzer ve hiçbir yasaya sığmaz. Yasada sözü edilen tuhaf “rehabilitasyon” gerillayı, yeni koşullara uydurmaya asla yetmez. Gerilla, dağ koşullarına nasıl yönetimi ile uyum sağladıysa, siyasallaşma koşullarına da yine yönetimi ile uyum sağlayacaktır.

Devlet, 100 yıllık “tedip” kavramıyla kendini “gerilla terbiyecesi” sanırsa, 100 yıllık tarihe bakıp sonuç çıkarmalıdır. Herkes, hesabını buna göre yapmalıdır.