- Büyük bir özen ve itinayla geliştirilen çözüm sürecini gölgede bırakan gündem sapmalarına karşı daha duyarlı olmak büyük önem taşıyor. İster devlet yetkilileri, isterse başka çevrelerin kullandığı negatif dilin mutlaka aşılması gerekir. Barış ve çözüm olacaksa bunun ilk nişanesi, dilde gerçekleşmeli.
HÜSEYİN GEDİK
AKP iktidarının çözüm sürecine yol aldırdığı mesafe az olmamakla birlikte yetersizdir. Bahçeli-Erdoğan ve Cumhur İttifakı temsilcileri, Türkiye’ye has bir model olduğu belirtilen çözümün her ne kadar partiler üstü bir devlet projesi olduğunu söylese de bu zorlama bir izah gibi duruyor. Devletin bütün kurumlarının, AKP’nin yan kolları haline geldiği artık sır değildir. Çözüm süreci devlet projesi olsa da ipin ucu partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’dadır. Elden geldikçe zamana yayan, siyasi çıkarlarını önceleyen bir yaklaşım içinde olduğu biliniyor.
Farzı mahal bir devlet projesi olarak kabul edelim ama kullanılan dilin, çözüm ve barış dili olmadığını rahatlıkla söylemek mümkündür. Silahsızlandırmanın teyit ve tespiti ile sınırlı politik bir girişimin yasal çerçeveye kavuşturulmasını aşan bir çözüm ufukta görünmüyor. Kaldı ki Kürt Halk Önderi'nin konumu ve PKK yöneticilerinin durumunu netliğe kavuşturan bir çözüm de sunulmadı.
PKK kendisini feshetmesine rağmen çözümün bir tarafını temsil eden oluşumun halen ‘terör’ kavramıyla anılması, ciddi bir sapmadır. Devleti temsil eden güçlerin kullandığı dil, zehirleyici bir dildir. Provokatif ‘Terörsüz Türkiye’ tanımı da Kürtleri rencide eden ve çözüme hizmet etmeyen bir yaklaşımdır.
Bu ifadeler, toplumda var olan kutuplaşmayı körüklemeye, kitleleri galeyana getirmeye, Amedspor maçlarında yapılan hakaretlere ve saldırılara hizmet ediyor. ‘Amedspor ismi yasaklansın’ diyen bir zihniyet, teröre hizmet ediyor. Formasını giyenlere linç girişimleri, resmi çevrelerin kullandığı dille yakından bağlantılıdır.
Kara propagandaya dayalı psikolojik savaşta uygulanan özel savaş yöntemleri, her zaman kendi karşıtını doğurmaya elverişli ortamlar sunar. Tahrik edici bu dil, terk edilmediği müddetçe varılacak çözüm, arzu edilen bir çözüm olmayacaktır.
Mesnetsiz tartışmalar
Zamanı ve zemini hesaba katılmadan, gündeme sürülen maksatlı tartışmalar da çözümden sapmanın bir başka boyutudur. Temcit pilavı gibi ikide bir ısıtılıp piyasaya servis edilen Yavuz Sultan Selim ve Aleviler meselesi etrafında dönen tartışmalar, hiç yoktan gerilimli bir havanın yaratılmasına hizmet eder hale gelebiliyor. Siyasetçilerin kullandığı dil, bir anda rüzgâr ekip fırtına biçebiliyor. Söylediklerini tekzip etmek durumunda kalmak, siyaseten pot kırmak anlamına gelir. Maksadına hasıl olmayan cümle kurmak zorunda kalınacağına kaçırtıcı, kışkırtıcı ve gücendirici dilden uzak durmak gerekir.
Çözümün dili, uzlaşıya, gergin havayı dağıtmaya, ortamı yumuşatmaya, empati kurmaya, nihayetinde bütünleştirici ve kuşatıcı olmaya odaklanmalıdır. Aşırı ideolojik, propaganda içerikli ve sloganlara dayalı dil, bir meramı ifade etme dili olmadığı gibi polemiğe açık, sözlü atışmalara ve olumsuz sataşmalara yol açıyor. Enerji ve efor kaybına, nefesin boşa tükenmesine sebebiyet veriyor. Tahrik dili, sorumluluk makamında olanların tenezzül ve tevessül etmemesi gereken bir hitap tarzı ve tartışma yöntemidir.
Kürtlerin içinden kaynaklanan mesnetsiz tartışmalar kadar dışarıdan geliştirilen maksatlı ve gündem saptıran tartışmalara bodoslama girmek de anlamsızdır. Saldırılar karşısında çok daha bilinçli ve örgütlü duruş sergilemekte fayda vardır. Kayıkçı kavgasına dönen atışmalardan ziyade, kendi gündemini oluşturan zeminlerde metanetli duruşu sergileyip saldırıları püskürtmek gerekir.
Entelektüellerden beklenti
Çözüm sürecini sahiplenmede entelektüellerin yeterince görünür olmadığına dair tartışmalar, sürecin ihtiyacına duyulan bir vurgudur. Aydınları, akademisyenleri, entelektüel çevreleri çözüm sürecini sahiplenmeye davet niteliği taşıyan bir söylemden farklı anlamlar türetmek de yersiz bir tartışmadır. Burada entelektüellerin görev ve sorumluluklarını tartışma gibi haddi olmayan bir duruma düşmek niyetinde değiliz. Gerçek anlamda entelektüel sıfatı taşıyanlar, toplumsal sorunlar karşısında kimseden bir davet ve çağrı beklemeden tavır sergilemekten imtina etmediklerini ispatlamıştır.
11 Ocak 2016 tarihli ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisi bin 128 akademisyenin imzasını taşıyordu. Kısa süre içinde destekleyenlerle birlikte bu sayı 2 bin 212’ye çıkmıştı. Yerli ve yabancı birçok entelektüel, ‘Bir An Önce Çözüm’ bildirisi yayımladı. İktidar başta olmak üzere milliyetçi, faşist odaklardan tutalım mafya suç örgütlerine kadar hep bir ağızdan koro halinde saldırılar başladı. 15 Ocak 2016'da ise ülke çapında onlarca akademisyen gözaltına alındı. ‘İhanet’ten tutalım ‘oluk-oluk kan akıtma’, ‘kan banyosu yaptırma’ tehditlerinin havada uçuştuğu karanlık bir dönem başladı.
‘Barış için akademisyenler bildirisi’ imzacıları, hakarete uğradı, tutuklandı, KHK ile ihraç edildi. Ne yazık ki bu ülke, aydınına, akademisyenine, entelektüeline sahip çıkamadı. Türkiye’nin aydınlık yüzü, İktidarın uyguladığı baskı ve linç girişimleri sonucu bir nevi karanlığa gömüldü.
Her şeye rağmen çözüm süreci gibi barışa odaklanmış bir çabaya entelektüellerin omuz vermesi beklenir. Bu haklı beklentinin, şerhsiz bir destek anlamına geldiği söylenemez. Olumlu ve yapıcı bir tartışmanın yürütülmüş olmasının bile çözüme pozitif bir katkı sunacağı kesindir.
Bazılarının mevcut paradigmasal çözüme kuşkulu yaklaşanlar içinde olabileceğini hesaba katmak mümkündür fakat entelektüellerin çözüm sürecini yeterince sahiplenmesini alıkoyan tek şey iktidarın güven vermeyen politikalarıdır. Bir yandan çözüm, diğer yandan hiç eksilmeyen baskınlar, tutuklamalar ve antidemokratik uygulamalar, aydınlarda güvensizlik yaratıp harekete geçmelerini engelliyor.
Sonuç olarak, büyük bir özen ve itinayla geliştirilen çözüm sürecini gölgede bırakan gündem sapmalarına karşı daha duyarlı olmak büyük önem taşıyor. İster devlet yetkilileri, isterse başka çevrelerin kullandığı negatif dilin mutlaka aşılması gerekir. Barış ve çözüm olacaksa bunun ilk nişanesi, dilde gerçekleşmeli.