- Siyaset felsefesinde asıl mesele, yalnızca cevap üretmek değil, sorunun nasıl kurulduğunu ve hangi düşünsel zeminden hareketle sorulduğunu da sorgulamaktır.
ŞEMSETTİN ÖZER
Yanlış sorular üzerine kurulan bir siyaset, ne kadar doğru cevap üretirse üretsin toplumu gerçek bir çözüme götüremez. Zor sorular, çoğu zaman tek bir doğru yanıtla sınırlı değildir; birden fazla ve birbiriyle çelişen yanıtın ortaya çıkmasına imkân verir. Bir sorunun farklı, hatta birbirini dışlayan cevapları mümkün kılması, onun düşünsel zorluk derecesini artıran temel unsurlardan biridir.
Özellikle ilk grupta yer alan sorular olmak üzere, yukarıdaki soruların önemli ölçüde zor sorular olduğu söylenebilir. Siyaset felsefesinin en temel meseleleri de büyük ölçüde bu sorular etrafında şekillenir. İnsan, toplum, adalet, özgürlük, iktidar ve yönetim gibi kavramların sorgulanması, yalnızca mevcut siyasal düzenlerin anlaşılmasını değil, aynı zamanda onların eleştirilmesini ve yeniden düşünülmesini de mümkün kılar. Bu nedenle siyaset felsefesinde asıl mesele, yalnızca cevap üretmek değil, sorunun nasıl kurulduğunu ve hangi düşünsel zeminden hareketle sorulduğunu da sorgulamaktır.
Önce soruyu değiştirmek
Gelişim ve dönüşüm kavramlarının bu düşünsel çerçevede ele alınması, diyalektiğin özne–nesne ayrımına indirgenmeden yeniden düşünülmesini gerekli kılar. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bütün eserlerinde farklı biçimlerde yeniden kurduğu düşünsel yaklaşım da bu açıdan değerlendirilebilir. Bilimsel düşünce ile reel siyasetin felsefi ve düşünsel boyutlarının birbirinden koparılamayacağı gerçeği, bu yaklaşımın temel dayanaklarından biri olarak görülebilir.
Türk siyasetinin, büyük ölçüde yanlış sorular üzerine kurulmuş bir tartışma zemini içerisinde şekillendiği söylenebilir. Bu nedenle mesele, yalnızca hangi cevabın doğru olduğu değildir; daha temelde, doğru sorunun ne olduğunun yeniden ortaya konulmasıdır. Zira yanlış kurulmuş bir soru üzerinden üretilen cevapların kendi içerisinde tutarlı olması, onların gerçek anlamda bir çözüm oluşturduğu anlamına gelmez.
Bu açıdan bakıldığında, doğru siyaset ve gerçekçi çözüm üzerine yürütülecek bir tartışma, yalnızca güncel siyasal ihtiyaçların değil, aynı zamanda kavramsal ve tarihsel bir zorunluluğun sonucu olarak kendisini dayatmaktadır. Öncelikle sorunun hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığı, hangi kavramlarla tanımlandığı ve bugünkü siyasal tartışmanın neden hâlâ aynı soru çerçevesi içerisinde sıkışıp kaldığı sorgulanmalıdır. Burada da önemli bir sorunla karşı karşıyayız: Mevcut siyasal yapı içerisinde bu yanlış soru zeminini aşmak ve siyaseti daha doğru bir problem tanımı üzerinden yeniden kurmak, şimdilik pratik açıdan pek mümkün görünmüyor. Mevcut siyaset, yalnızca cevapları değil, soruların sınırlarını da belirliyor.
Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey, mevcut siyasal seçenekler arasında yalnızca “hangisi daha doğru?” sorusunu sormak değildir. Bundan önce, “Biz doğru soruyu mu soruyoruz?” sorusunu ortaya koyabilmektir. Belki de gerçek siyasal dönüşüm, doğru cevabı bulmaktan önce, yanlış sorunun terk edilmesiyle başlayacaktır.
Barış ve yüzleşme
Türk devleti, dahası AKP devleti, barış sürecini bu açıdan kavramsal ve tarihsel bir perspektifle ele almalı. Bunun için kendisini “sonsuz iktidar”, Türklük ve Sünni İslam yaklaşımlarından sıyırarak, 100 yıldır Kürtleri ve diğer halkları nasıl bir kıyımdan geçirdiği gerçeğiyle yüzleşmeli. Türkiye, sorunun doğru cevabını bulabilirse Ortadoğu’da bir model olabilir. Aksine, şu anki yaklaşım “Özgürlük Hareketi’ni yendik” havası içinde Kürt varlığını hâlâ kabul etmeme yönünde ilerliyor. Böyle bir yaklaşım, yalnızca AKP’yi bitirmez; Türk devletinin kendisini de ciddi bir çıkmaza sürükler.
İkinci ve en önemli mesele ise Türklük milliyetçiliğine ve faşizme karşı durmaktır. Bu özellikle yandaş medyaya verilen ayarda da kendisini göstermelidir. Bugün Türkiye’de faşizmin başını, örtük bir biçimde bizzat AKP çekiyor. Erdoğan bir dönem Kürtlere karşı bu tutumu açıkça sergiledi, ancak bugün Ortadoğu’daki siyasal dengeler nedeniyle bunu daha örtük bir biçimde sürdürüyor. Buna karşılık, bu tutumu açıkça dile getiren ve uygulayanların tamamı AKP’nin ortaklarıdır.
Dolayısıyla AKP devleti, gerçekten Kürtleri anlamamış görünüyor. Eğer Kürtleri gerçekten anlamış olsaydı ve samimi bir biçimde kardeşlik kurma niyeti taşısaydı Türklük adına ortaya çıkan faşizme karşı açık ve net bir tutum alalırdı. Kürdistan’da geçmişte suç işlemiş tüm kurumların, yapıların ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesinin önünü alırdı. Gerçek kardeşlik, yalnızca “kardeşiz” demekle değil, geçmişte yaşanan acılarla yüzleşmek, adaleti tesis etmek ve eşit yurttaşlığı güvence altına almakla mümkündür.
Düğmeler yanlış iliklenirse
AKP’nin bugünkü tutumu bana, bir dönem Fransa’da Jakobenlerin, Robespierre ve Danton gibi aktörlerin temsil ettiği siyasal anlayışın topluma tek bir kalıp halinde giydirilmeye çalışarak ceketin düğmeleri yandan iliklemesini toplum üzerinde nasıl farz kıldığını hatırlatıyor. Evet, nasıl ki ceketin düğmelerini yanlış iliklemek, zamanla bütün topluma dayatılan trajikomik bir siyasal biçime dönüşebiliyorsa; Stalin döneminde liderin giydiği paltonun ve siyasal tarzın bütün topluma model olarak sunulması da sosyalizmin kendi dogmaları içinde katılaşmasının önünü açmıştı. Bugün Erdoğan da adeta ceketinin düğmelerini yanlış ilikliyor. Bir taraftan faşizmi örtük biçimde destekleyen veya ona karşı yeterince açık bir tutum almayan bir siyasal çizgi izleyip Kürtleri toplumsal linç mekanizmalarının hedefi hâline getirmek, diğer taraftan “Çözüm Süreci benim istediğim biçimde ilerliyor” yanılgısına kapılmak, kaçınılmaz olarak kendi siyasal sınırlarını da yaratacaktır. Bir halkın özgürlüğünü ve onurunu güvence altına almadan, yalnızca devletin belirlediği sınırlar içerisinde bir çözüm tasarlamak, gerçek anlamda çözüm değil, sorunun ertelenmesidir.
Çağın dili, artık yalnızca askeri güç, güvenlik politikaları ve devlet otoritesi değildir; demokrasi, hukuk, özgürlük, eşit yurttaşlık ve gelişmiş bir demokrasi kültürüdür. Dünyanın en büyük güçleri bile yalnızca askeri ve ekonomik üstünlüğün kalıcı başarı için yeterli olmadığını anlamaya başladı. Buna rağmen AKP devleti ve onun etrafında şekillenen Sünni-İslamcı siyasal anlayış, hâlâ “ceketi yandan ilikleme” biçimindeki eski siyasal alışkanlığı bütün topluma giydirmeye çalışıyor. Oysa toplumlar artık kendilerine dayatılan ceketi giymek zorunda değil.