Bir devlet, iki İsrail

Dosya Haberleri —

İsrail Ortodokslar protesto /foto:AFP

İsrail Ortodokslar protesto /foto:AFP

İki farklı İsrail: Sınıfsal uçurum siyaseti kutuplaştırıyor, dış politikayı sertleştiriyor

  • İsrail toplumunu birçok farklı grup oluşturuyor. Ancak bölünme iki toplulukta somutlaşıyor. İlki, yüksek teknoloji çalışanları: İşgücünün yaklaşık yüzde 10’u olmalarına rağmen ülke GSYH’sinin beşte birine yakınını üretirler. Teknoloji sektörü ekonominin geri kalanından iki kattan fazla üretken. Bu durum, güçlü beşerî sermayeyi, küresel piyasalara entegrasyonu ve araştırma ağlarını yansıtır.
  • Rotada dramatik bir değişim olmazsa İsrail daha yoksul, daha az demokratik ve daha parçalı bir ülkeye dönüşecek. Daha militarist bir çizgiye kayması da olası: Ekonomi sarsıldıkça milliyetçi siyasetçiler, toplumu “bayrak etrafında” toplamak için daha saldırgan dış politikaları cazip görebilir
  • Ekonomik bölünme, siyasal kutuplaşmanın da haritası. Yüksek üretkenlik sektöründekiler bağımsız yargı, özgür medya ve yürütmeye denetim gibi liberal-demokratik kurumları güçlü biçimde savunur. Buna karşılık düşük üretkenlik grupları, bu kurumları zayıflatan partileri daha fazla destekler.

ERAN YASHIV * -Çeviri: Yeni Özgür Politika

Ortadoğu’da iki ülke düşünün. İlki bölgenin geneline pek benzemez. Ekonomik verimliliği yüksektir; kişi başına GSYH’si 80 bin dolar. İyi üniversiteleri ve gelişmiş bir teknoloji sektörü var. Her konuda uzlaşmasalar da genel olarak liberal demokrasiyi desteklerler. İkincisi komşularına daha çok benzer. Nüfusunun önemli bir bölümü çalışmaz; çalışanların da hatırı sayılır kısmı düşük nitelikli ve düşük ücretli işlerde istihdam edilir. Kişi başına GSYH 35 bin dolar. Dindarlık, gelenekselden koyu dindarlığa uzanır; eğitim seviyesi görece düşüktür. Yerleşiklerin çoğu liberal değerlere ya kayıtsızdır ya da açıkça karşı.

Bu iki “ülke”, aslında aynı ülkenin içinde: İsrail.

Devlet büyük ölçüde Yahudi olabilir, ama ülke iyi eğitimli -yüksek gelirli bir kesim ile az eğitimli- düşük gelirli bir kesim arasında adeta bölünmüş durumda. İlk grup, vergi gelirlerinin ve servetin büyük bölümünü üretir. Genel olarak Başbakan Binyamin Netanyahu’ya ve sağcı-milliyetçi hükümetine karşı. İkinci grupta ise ultra-Ortodoksların ve dinci milliyetçilerin ağırlığı fazla. Bu iki kesim Netanyahu hükümetinde güçlü biçimde temsil edilir.

Bu ayrışma şimdiden İsrail toplumunu zedeliyor. Ülkenin neden bu kadar sert biçimde kutuplaştığını ve hükümetlerin neden sürekli dağıldığını da kısmen açıklıyor (İsrail son altı yılda beş seçim yaşadı).

Zamanla tablo daha da ağırlaşacak: liberal ve yüksek üretken kesimin payı küçülürken, muhafazakâr ve düşük üretkenli kesimin payı büyüyor. Bu da vergi tabanını aşındıracak, aşırı sağcı-dinci siyasetçilerin gücünü artıracak. Sonuçta İsrail içeride daha yoksul ve daha baskıcı hâle gelecek. Dışarıda ise daha saldırgan bir çizgiye kayıyor: ABD ile birlikte İran’a karşı yürüttüğü son savaş bunun göstergesi. Batı’da birçok kişi tarafından soykırım olarak nitelenen Gazze’deki askeri harekât da, Batı Şeria’daki giderek şiddetlenen provokasyonlar da aynı yönelimin parçaları.

Üretkenlik uçurumu derinleşiyor

Bu süreçler İsrail’i, bölgedeki diğer ülkelere -en büyük düşmanı İran’a- daha çok benzetiyor. Tahran’ın İsrail’e dönük düşmanlığı köktenci bir dini ideolojiye dayanıyor. Ama İsrail’in sağ hükümeti de mesiyanik bir ajandaya yaslanıyor. İran’la tam ölçekli bir savaşa hevesliydi ve ABD Başkanı Donald Trump’ın destek vaadiyle gerçekleşmesinden oldukça memnun oldu.

İsrail toplumunu birçok farklı grup oluşturuyor. Ancak bölünme iki toplulukta somutlaşıyor. İlki, yüksek teknoloji çalışanları: İşgücünün yaklaşık yüzde 10’u olmalarına rağmen ülke GSYH’sinin beşte birine yakınını üretirler. Teknoloji sektörü ekonominin geri kalanından iki kattan fazla üretken. Bu durum, güçlü beşerî sermayeyi, küresel piyasalara entegrasyonu ve araştırma ağlarını yansıtır. Sektör, hizmet ihracatının yaklaşık yarısını ve vergi gelirlerinin yaklaşık dörtte birini sağlar, yani devletin mali kapasitesinin ve dış dayanıklılığının başlıca kaynağı.

22 Mart 2026'da zorunlu askerlik hizmetine karşı protesto düzenlemek üzere Batı Kudüs'te toplanan ultra-Ortodoks Yahudiler (Haredim) karşısında İsrail polisi protestoyu dağıtmak için müdahale etti. foto:AFP

Ultra-Ortodokslar

Ekonominin öbür ucunda ultra-Ortodokslar var. Ultra-Ortodoks erkeklerin yalnızca yüzde 54’ü çalışır. Çalıştıklarında da çoğunlukla düşük nitelikli işlerde istihdam edilirler ve kazançları, ultra-Ortodoks olmayan Yahudi erkeklerin ortalamasının yaklaşık yarısı. Ultra-Ortodoks kadınlarda istihdam oranı yüzde 81’dir; bu, ultra-Ortodoks olmayan Yahudi kadınlara benzer. Ama ortalama gelirleri üçte bir daha düşüktür; üstelik yaptıkları işlerin önemli kısmı düşük nitelikli ve yarı zamanlı.

Ultra-Ortodoks hanelerin yaklaşık üçte biri yoksulluk sınırının altında. Diğer Yahudi hanelerde bu oran yaklaşık yüzde 14’tür. Bu tablo kısmen bireysel tercihlerle ilişkili. Ama aynı zamanda kurumsallaşmış düzenlemelerin ürünüdür. Ultra-Ortodoks erkekler büyük ölçüde askerlikten muaftır. Bu yüzden, işgücü piyasasına uyum ve toplumsal bütünleşmede kilit rol oynayan bir kurumun dışında kalırlar. Ayrıca ana akım eğitim sisteminden ayrıştırılırlar. Matematik, fen ve İngilizce gibi temel dersleri dışarıda bırakan, dini eğitimi öne alan okullara giderler. Bu yapı, çok sayıda genç erkeği ya ömür boyu dini eğitime ya da güvencesiz/marjinal istihdama iter. Ultra-Ortodoks kadınlar ise büyük haneleri ayakta tutup yarı zamanlı işlerde çalışma yükünü taşır. Gelirleri düşük olduğu için az vergi öder ya da hiç ödemezler. Buna karşılık kamu sosyal harcamalarına ve New York ile Londra’daki ultra-Ortodoks topluluklardan gelen desteğe daha fazla dayanırlar.

Düşük üretkenlikle boğuşan tek kesim ultra-Ortodokslar değil. Nüfusun yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Arap azınlık da orantısız biçimde düşük ücretli işlerde çalışır. Ultra-Ortodokslardan farklı olarak bu durum, “kendi tercihlerinden” çok yaygın ayrımcılık ve altyapıya yetersiz yatırımdan kaynaklanır. Bu nedenle kaliteli eğitime ve yüksek nitelikli işe erişmekte zorlanırlar.

Siyaset de bu çizgiye oturuyor

Ultra-Ortodoksların nüfus içindeki payı artıyor: Bugün yaklaşık yüzde 14’teler. Ultra-Ortodoks kadınlarda toplam doğurganlık oranı yaklaşık 6,5 çocuk ilen seküler Yahudi kadınlarda 2, dindar Yahudi kadınlarda 3,7’dir. Bu gidişat, ultra-Ortodoksların 2040’ların ortasında nüfusun beşte birinden fazlasına, 2060’larda ise neredeyse üçte birine ulaşacağını gösteriyor.

Bu trend, kişi başına GSYH’nin yüksek seviyelerde sürdürülmesini zorlaştıracak. Küçülen yüksek üretkenlik grubu, büyüyen düşük üretkenlik grubunu sürekli finanse edemez. Bir noktada hükümet eğitim, sağlık, altyapı ve ordu gibi kamusal hizmetleri finanse etmekte zorlanacak. Bireyler ve şirketler de sermaye ve emeği yurtdışına kaydırabilir.

Bu kayma şimdiden yaşanıyor: 2023–24’te yaklaşık 100 bin İsrailli göç etti. Ekonomistler Itai Ater, Nittai Bergman ve Doron Zamir’in yakın tarihli bir çalışmasına göre, gidenlerin önemli bölümü tıp, mühendislik, akademi ve teknoloji gibi alanlarda yüksek nitelikli profesyonellerdi. Bu göç, vergi tabanını daha da aşındırarak mali baskıları büyütecek. Daha yüksek vergiler yeni göçleri tetikleyebilir. Kredi notu düşüşü borçlanma maliyetlerini artırabilir. Sonuç, düşük yatırım, yavaş büyüme ve gerileyen yaşam standartlarından oluşan bir kısır döngü olur.

Ekonomik bölünme, siyasal kutuplaşmanın da haritası. Yüksek üretkenlik sektöründekiler bağımsız yargı, özgür medya ve yürütmeye denetim gibi liberal-demokratik kurumları güçlü biçimde savunur. Buna karşılık düşük üretkenlik grupları, bu kurumları zayıflatan partileri daha fazla destekler.

Ultra-Ortodoks partilerin doğal ortakları, ultra-milliyetçi dinci (ultra-Ortodoks olmayan) partiler. Bu kesim nüfusun yaklaşık yüzde 15’ini temsil eder ve ekonomik olarak ultra-Ortodokslardan daha güçlüdür. Sivil-seküler yargının yerine haham mahkemelerini koymayı, yargısal denetimi zayıflatmayı ve Batı Şeria üzerindeki İsrail kontrolünü genişletmeyi hedeflerler. Bunlar ultra-Ortodoksların birincil gündemi değil; onlar daha çok askerlik muafiyetlerini, refah transferlerini ve dini eğitim sistemlerini güvenceye almak ister. Yine de yan yana dururlar. Çünkü liberal-demokratik kurumların zayıflaması ve gücün merkezileşmesi her iki kesime de yarar.

28 Mart 2026 tarihinde Tel Aviv'deki HaBima Meydanı'nda haftalık savaş karşıtı protesto için toplanan eylemcileri izleyen İsrail güvenlik güçleri foto:AFP

Netanyahu iki grubu birbirine bağlıyor

Netanyahu bu iki grubu birbirine bağladı. Her iki çevrenin liderleriyle yoğun  ilişkileri var ve ajandalarını ilerletmeye çalıştı. Mevcut koalisyonunda iki ultra-Ortodoks ve iki ultra-milliyetçi parti bulunuyor; ikincisi aşırı uç isimlerce yönetiliyor. Ocak 2023’ten bu yana yargıya koordineli bir saldırı yürütüyor, yürütme üzerindeki denetimleri buduyor, bütçeyi siyasal destekçilere yönlendiriyorlar. Yani İsrail’in “anayasal dengesini” sistematik biçimde değiştirmeye çalışıyorlar.

Bu gündem ılımlıları ve liberalleri öfkelendirdi. Sokak protestoları uzun süre devam etti ve birçok tasarı geciktirildi. Ancak hükümet demokratik kurumları zayıflatmayı sürdürdü. 7 Ekim 2023’te Netanyahu döneminde yaşanan Hamas katliamı bile bu çizgiyi durdurmadı. Popülaritesi önce düştü, sonra korku ve öfkeyi seferber ederek Gazze’de savaş yürütüp gücünü pekiştirdi. Koalisyonunu da, ortaklarının taleplerini karşılayarak ve mali baskı artmasına rağmen ultra-Ortodokslara büyük bütçe destekleri sağlayarak ayakta tuttu.

Son haftalarda protestolar azaldı. Hükümet ise demokrasiyi aşındıran ve kaynakları koalisyon partilerine aktaran çok sayıda yasa tasarısı geliştirdi. Anayasal kriz de ufukta: Bakanlar ve Knesset başkanı artık Yüksek Mahkeme başkanını önemli devlet etkinliklerine çağırmıyor. Ayrıca bazı bakanlar Yüksek Mahkeme kararlarına uymama ihtimalini dışlamıyor. Hükümet, hükümetin hukuk müşavirliği (aynı zamanda başsavcılık) rolünü yeniden tanımlayan bir tasarı da sundu. Başsavcı ile hukuk müşavirini ayırıp ikincisini tamamen siyasal atama hâline getirerek bağımsızlığı fiilen budamak istiyor. Tasarı geçerse, son üç yıldaki demokratik gerilemeye karşı en önemli savunma hattı da zayıflayacak.

Akademik çalışmalar, İsrail’de olduğu gibi seçmen davranışı politika değerlendirmesinden çok grup aidiyetine dayandığında, ekonomik koşullardan ziyade grup sadakatlerinin ve statü algılarının belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ekonomi bozulsa bile milliyetçi ve dinci partilere destek güçlü kalabilir.

Daha yoksul, daha baskıcı bir rota

Bu yüzden gelecek karanlık görünüyor. Rotada dramatik bir değişim olmazsa İsrail daha yoksul, daha az demokratik ve daha parçalı bir ülkeye dönüşecek. Daha militarist bir çizgiye kayması da olası: Ekonomi sarsıldıkça milliyetçi siyasetçiler, toplumu “bayrak etrafında” toplamak için daha saldırgan dış politikaları cazip görebilir.

Netanyahu’nun İran’la süren çatışmayı, bu yılki parlamento seçimlerinde koalisyonunu güçlendirmek için kullanacağı da belirtiliyor. Destek artarsa Haziran gibi erken bir tarihte seçim isteyebilir. Anketlerde geride kalırsa olağanüstü hâl ilan edip seçimleri erteleyebilir. Bu, savaşın siyasal hayatta kalma için kullanıldığı klasik bir popülist örnek olur ve bölgeyi istikrarsızlaştırır.

İran’la karşılaştırma öğretici: 1960’larda ve 1970’lerin başında kişi başına GSYH bakımından İran ve İsrail birbirine görece yakındı. 1979 İslam Devrimi sonrası İran, ülkenin teokrasiye çevrilmesi, akademik araştırma ve kamu kaynaklarının askeri alanlara kaydırılması, sivil özgürlüklerin bastırılması ve seküler yargının yıkılmasıyla keskin bir düşüş ve uzun durgunluk yaşadı. Bugün İran’ın kişi başına GSYH’si İsrail’in onda biri; buna rağmen siyasi sistem 47 yıldır büyük ölçüde ayakta. Bu deneyim, dini otoriterliğe yaslanan beceriksiz rejimlerin ağır ekonomik bedellere rağmen kalıcı olabildiğini gösteriyor. İsrail de benzer bir yola girmiş görünüyor.

Yine de umut var

Yine de umut var. Kitlesel protesto hareketi, canlı bir sivil toplumun hâlâ mevcut olduğunu ve insanların seçim sandığının dışında da harekete geçebildiğini gösterdi. Bu tür bir toplumsal angajman, ekonomik durgunluğa ve liberal olmayan bir düzene daha derin bir inişe karşı kalan az sayıdaki savunma hattından biri. İş dünyası, özellikle yüksek teknoloji sektörünün liderleri mobilize olursa gidişatı durdurabilir. Dünyadaki Yahudi toplulukları ve liberal yabancı hükümetler de yardımcı olabilir. Ama şu kesin: İsrail’i zorlu bir yol bekliyor.

* Eran Yashiv, Tel Aviv Üniversitesi’nde ekonomi profesörüdür. London School of Economics’teki Center for Macroeconomics üyesidir ve Institute for National Security Studies’te National Security and Economics Programının eski başkanıdır.

İsrail’de iki farklı ülke: Sınıfsal uçurum siyaseti kutuplaştırıyor, dış politikayı sertleştiriyor.

Foreign Affairs sitesinde kısaltılarak alındı.

Foreign Affairs, ABD merkezli, iki ayda bir yayımlanan, uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve ekonomi konularını işleyen dergi.

Kaynak link: https://www.foreignaffairs.com/israel/two-israels

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.