Türkiye Erdoğancılıktan mutlaka kurtulmalıdır. Ama Türkiye’nin “kurtulması” için, her şeyden önce AKP’nin Erdoğancılıktan kurtulması şarttır.
Bu başarılamazsa ne olur?
Bu yazının konusu bu sorudur.
Türkiye kapitalizmi “dış pazar” olmadan artık yaşayamaz. Mal satmadan ve sermaye ihraç etmeden bu ekonomi ayakta kalamaz. Kendi içine kapanamaz. Kapanırsa ekonomisi çöker. Türkiye dış pazarlara yılda 200 milyar dolara yakın mal ihraç ediyor. Milyarlarca dolarlık da yatırımları var. Pazarları kaybettiği gün bu kadar malı içeride “tüketemez”, bu kadar sermayeyi içeride “yatırıma” dönüştüremez. Pazar kaybetmek ölümdür.
Şu anda Türk dış politikasının esası, “pazarları korumak ve rekabette yenik düşmemek için yeni pazarlar elde etme” amacına dönüktür.
Türkiye neden pazarları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır? Çünkü bölgesel rekabet koşullarında bütün kapitalist devletler böyle bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Birinin kazanması, diğerinin kaybetmesine bağlıdır.. Birbirine kaybettirme kavgası “ekonomik rekabet” yoluyla olduğu gibi, şiddet ya da savaş yoluyla da gerçekleştirilir. Pazar kavgasında bütün ülkeler bir birinin kurdudur. Kurt kanunda düşeni yerler.
Eğer biz bu kanunu biliyorsak, Erdoğan ve Davutoğlu ekibinin bodoslama daldıkları maceranın anlamını da kavrarız. Şu anda Ortadoğu’da Pazar kavgasını en amansız ve maceracı şekilde yürüten ülke Erdoğan Türkiyesidir.
AKP Avrupa Birliği hedefinden vazgeçmiş, Avrupa pazarında mütevazı bir pay elde etme yerine, Ortadoğu pazarından aslan payını kapmak için Türkiye’yi sonu belirsiz bir “Pazar kavgasının” içine sürüklemiştir. Kürdistan petrollerinden pay kapma, Arap pazarlarında at koşturma savaşında Şii İran’a karşı “sünni kampının liderliğine” oynamaya kalkışmıştır. Bunu yapabilmek için, İsrail’le “papaz” olmuş, ABD ile ihtilafa düşmüştür, sonuçta, en azından şimdilik bu savaşı kaybetmiştir.
Kaybetmiştir, ama “pes” etmemiştir.
Şimdi bir elinde DAİŞ’çi”canlı bomba”, diğer elinde içi DAİŞ’çi hücrelerle dolu “canlı mülteci”, hem kendisinden hesap sormaya hazırlanan Türkiye’deki demokrasi güçlerini, hem de kendisini dışlayan Batı dünyasını tehdit etmeye başlamıştır.
Elindeki bu iki “stratejik silah”, demokrasi güçlerini ve Batıyı tehdit ediyor olsa da, asıl olarak Türkiye’nin felaketine neden olacak büyük bir tehlike yaratmıştır.
Suriye’den göç eden üç milyonu aşkın mülteci kitlesi, bırakalım Türkiye’deki “islami radikalizm potansiyelini”, kendi başına olağanüstü bir “DAİŞ’leşme” potansiyeli yaratmıştır. Rojava Devrimine ve Kuzey’in “özerkleşmesine” karşı “el altında tutup, örgütlediği DAİŞ’çi” hücreler, belki de gelecekte, tıpkı “cemaat” gibi, Erdoğan’ı “aldatıp” devletin Pakistanlaşmasına neden olacaktır.
Türkiye elindeki “canlı bomba”ların ve “canlı mültecilerin” mahkumu olmuştur.
Erdoğan elindeki bu silahlarla iktidar döneminin “son tangosunu” oynuyor. İşte bu “son tango” Türkiye’nin de sonunu getirecek muazzam bir tehdit oluşturuyor.
Şantaj “dinamiği” şöyle işliyor:
“Eğer benim tek başıma sınırsız iktidarım olmazsa, birinci olarak, elimde tuttuğum ‘canlı bombalar’ bağımsızlaşır, Türkiye’nin ‘düşmanlarının’ silahı haline gelir, Türkiye Ortadoğu ülkesi olur, NATO’nun güneydoğu kanadı çöker; ikinci olarak, elimde tuttuğum ‘canlı mültecileri’ yıkılmış, yoksullaşmış ve güvenlikten yoksun hale gelmiş Türkiye’de ne Merkel’in Euroları, ne Türk ‘sınır muhafızlarının’ duvarları, mayınları, hiç kimse tutamaz, Avrupa ‘canlı mülteci’ tsunamisinin altında kalır.”
Özet: “Ya AKP iktidarı ve Erdoğan diktası, ya da herkese ölüm…”
Merkel’in telaşlı ziyareti, Batılı devletlerin “pragmatizmini” ele veriyor: Eğer Erdoğan göç barajlarının kapağını açmazsa, güvenilir “tampon”luğa razı olursa, kendi ülkesinde ister “sultan”, ister “diktatör” olsun, Batının umurunda bile olmayacak…
Yarın, Türk vahşi kapitalizminden “uygar kapitalizme” geçiş için Türkiye’nin önünde AB perspektifi var mı ve 1 Kasım’dan sonra kurtuluş yolunda ilk adım ne olabilir, reel perspektif nedir? Sorularını yanıtlamaya çalışacağız.