Savaşın artık yerini “Barış Görüşmelerine” bıraktığı dönemde geçen film, gönüllü bir yardım kuruluşu üyelerinin 24 saatine, uzun yıllar süren savaşın ise bir kesitine ve izlerine tanıklık ediyor. Benicio Del Toro, Tim Robbins ve Mélanie Thierry gibi ünlü oyuncuların yer aldığı film, halkın içme suyu olarak kullandığı kuyuya atılan bir erkek cesedinin çıkarılması üzerine kuruluyor. 
Ekibin başı olan Mambru (Benicio Del Toro) ve yine sahada bir hayli deneyime sahip B (Tim Robbins) ile Sophie cesedi çıkarmak için bir halata ihtiyaç duyarlar; fakat sağlam bir ip bulamadıkları için hayli iri olan bu cesedi kuyudan çıkaramazlar. Cesedi 24 saat içinde çıkarmadıkları takdirde, bölgede zaten kısıtlı olan su kaynaklarından biri olan bu kuyu da kullanılmaz hale gelecektir.

Fernando León de Aranoa, konuyu tıpkı ünlü filmi Güneşli Pazartesiler’deki gibi ele alıyor. Güneşli Pazartesiler’de, bertaraf edilen bir grev sonrası hayatları dağılan bir grup işçinin yaşamını anlatan yönetmen, bu defa benzer bir bakış açısıyla savaş ve barış arasında bocalayan toprakları alıyor kadrajına. Ateşkese rağmen durulmayan Balkanlar’daki havayı kasvetten arındıran Fernando León de Aranoa, hayatın ve bölgenin mizahını “savaş ve barışın” rutinleştiği bölgeye uyarlıyor. 

Kuyudaki ceseti çıkaracak olan halatın peşine düşen ekip, gittiği her yerde parça parça ip buluyor. Ama bu iplerin hemen hemen hiçbirini sahiplerinden alamıyor. Fernando León de Aranoa, bölgede sönümlenmekte olan bu savaşı kuyudan ceset çıkartmaya benzetiyor bir nevi. Kimse elinde var olan ipi ya da halatı vermek istemiyor ve bir türlü cesedi taşıyacak araç bulunamıyor. Fakat meselenin kilit noktası sadece ipin bulunmaması değil; bu iplerin de tıpkı parçalanan Balkanlar gibi farklı anlamlar ifade ediyor olması. Bu iplerden biri, ilk gidilen adreste, bayrağı ayakta tutan milli bir gereç, diğer tarafta “komşuların” asılmasında kullanılacak bir cinayet ya da onlara göre düşman temizleyen bir “araç”, kuyu başına dönersek de “temiz bir su” için hayati bir malzeme… 

Yönetmen, konuyu her ne kadar mizahi bir dille anlatsa da kadraja aldığı bu coğrafya, kendi hikâyesini bir halatın üzerinden de şekillendirmeyi başarıyor. Yönetmen de metafor olarak kullandığı bu ipi, birbirine bağlamaksızın, durduğu noktada bırakarak ortaya çıkardığı hikâyeyi örmeye çalışıyor.

Öte yandan Mükemmel Bir Gün, adının tezatlığıyla samimi bir bağ kuruyor. Her ne kadar hikâyeyi dışarıdan bir grubun (bu gönüllüler dünyanın dört bir yanından) gözünden anlatsa da konuya yabancı kalmıyor. Zira komşuların birbirini öldürdüğü ve düşman olduğu bu topraklarda “yabancı” tanımı yapmak için illa Güney Amerika’dan ya da Fransa’dan gelmek gerekmiyor. Fernando León de Aranoa yine Güneşli Pazartesiler’deki gibi ana hikâyeyi yan öyküler ve hesaplaşmalarla besliyor. Her ne kadar Katya rolündeki Olga Kurylenko’nun filme dâhil oluşu biraz eğreti dursa da Mükemmel Bir Gün, genel itibariyle toplamı, “perfect” seviyede değil ama bir şekilde kotaran bir yapıya sahip. 

İlk gösterimini 2015 Cannes Film Festivali’nde yapan Muhteşem Bir Gün; bir inek ölüsünün içine gizlenmiş “mayın ihtimali” ile canlı bir ineğin sezgisiyle atlatılan “mayın ihtimali”nin, BM bürokrasisiyle karıştığı Balkanlar’da, parçalanmış iplerin dahi bir birine bağlanamadığı mantıksızlıklar içerisinden bulunmaya çalışılan “insani” yönleri görmeye çalışıyor. Bunu yaparken ne keder ne hamaset ne de dışarıdan gelen “kahramanlar” söylemini kullanmıyor. Dışarıdan bakan ama bölgenin parçalarına kabul eden bir yolda ilerliyor…


Suzan Demir