“Ben nasıl öleceğimi biliyorum. Savunmasız koyunlar gibi değil, Dêrazor yolunda değil, sürgün kamplarından birinin pisliği içinde değil, açlıktan ya da salgın hastalıktan değil, hayır ben elimde silahla evimin önünde öleceğim. Onun sözlerinin ileticisi olan bana, İsa yardım edecek mutlaka. Karım ve karnında taşıdığı o henüz doğmamış olan da benimle birlikte ölecek.”
ZABEL MİRKAN
Franz Werfel 1890 yılında Prag’da doğdu. 1914 yılında büyük ozan Rilke onu, “gelecek kuşağın temsilcisi” olarak selamlıyordu. Yazarlık macerasına şiirle başladı; romanlar, öyküler, tiyatro oyunları kaleme aldı. Varlıklı bir Yahudi ailenin oğluydu Werfel. Henüz 22 yaşındayken Leipzig Üniversitesi’nde felsefe dersleri vermeye başladı. Patlak veren Dünya Savaşı ise bir hikâyenin neredeyse sonuydu, çünkü Werfel’in akademik kariyerinin bitmesi anlamına geliyordu. Tam üç yıl Rus cephesinde askerlik yaptı. Bu deneyim ileride dünyaya bakışını ve savaş sonrası vereceği yapıtlarını şekillendirecekti.
Savaştan sonra Viyana’ya yerleşti ama Nazi yükselişinin tüm Avrupa’yı etkisi altına alması sonucu, eşi Alma Mahler ile önce Prag’a, sonra Paris’e gitti. Fransa’yı işgalleri sırasında Nazilerin elinden kılpayı kurtuldular ve İspanya üzerinden ABD’ye geçtiler. Werfel, 1945 yılında Beverly Hills’teki evinde öldü. Öldüğünde “Doğmamışların Yıldızı” adlı son romanını tamamlayalı iki gün olmuştu. Yazının konusu olan “Musa Dağ’da Kırk Gün” ise onun başyapıtı sayılıyor.
Werfel, kitabın malzemesini 1929 yılında Suriye’yi ve Antakya’yı bizzat ziyaret ederek toplamış. Kitabın yazımı ise 1932 Temmuzu ve 1933 Martı arasında gerçekleşmiş. Bu tarihlerde Naziler iktidarı ele geçirmiş olsa da; 1933 Kasımında Alman kentlerinde kitabını tanıttığı konferanslar verebilmiş Werfel. Ve özellikle de 1. kitabın 5. bölümünü seçmiş okumak için. Birinci kitabın bu bölümünde Enver Paşa’yla Papaz Johannes Lepsius arasında geçen konuşma aynen veriliyor çünkü...
Yaklaşan ölümün soğuk nefesi
Ermeni Soykırımı’nın bir hikâyesinden oluşan kitap, Werfel’in konferans verdiği ve onu anlattığı her yerde büyük ilgi çekmiş. Çünkü insanlar zamanla, kitabın Yahudi halkının başına gelecek soykırımın bir önsezisi, habercisi olduğunu düşünmüş. Nitekim kısa süre sonra Naziler kitabı yasaklamış ve Werfel’in diğer kitapları ile birlikte alanlarda yakılmış.
Werfel’in sözleriyle bu roman, “1929 yılının Mart ayında, Şam’da tasarlanmıştır. Bir halı fabrikasında çalışan, sakat kalmış, açlıktan ölmek üzere olan çocukların sefaletini, bir halkın akıl almaz kederini anlatmaktadır.” 1915’teki Ermeni Soykırımı’nın, yaklaşan ölümün soğuk nefesi olduğunu anlayan ve emre uymamaya karar veren Antakya Ermenilerinin direniş ve kaçış hikâyesine odaklanan Musa Dağ’da Kırk Gün, Werfel’in altını çizdiği gibi yakın tarihin gerçek ve hazin bir sayfasıdır.
Ve direniş
Romanda Osmanlı devletinin, İttihat ve Terakki yönetiminin “devlete ihanet” ile suçladığı ve Kuzey Suriye’nin Dêrazor çöllerine zorla göç adı altında bir bir canlarını aldığı Ermeni halkını 1915’te maruz kaldığı soykırımın küçük ama kıymetli bir hikâyesi işleniyor. Antakya yakınlarındaki Musa Dağ’a sığınan yedi Ermeni köyünün yaklaşık beş bin kişilik ahalisinin 40 gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnişi anlatılıyor bu kitapta. Musa Dağlılar, 16 ay süren soykırım süreci boyunca, bu sürece karşı koyan insanlardan. Werfel ise bu gerçek hikâyeden etkilenerek başlıyor bu romanı yazmaya.
“Musa Dağ’da Kırk Gün” romanı ve bu romandan film yapılması projesi, 30’lu yıllarda Türkiye için elbette problem olmuştu. Örtülmek, gizlenmek, yok sayılmak istenen soykırımla ilgili tüm dünyada ilgi gören bir yazarın kitabı vardı ortada ve kitapta Ermeni Soykırımı’nın neden olduğu tüm acılar olanca çıplaklığıyla anlatılıyordu. Türkiye diplomasisi dört koldan saldırdı filmin yapımını durdurmak için ve başarılı da oldular. Sonrası mı? Sonrasında kitaba olan ilgi daha çok arttı ve onbinlerce kopyası satıldı. 1935’te çıkan krizde filmi çekilemese de 1980 yılında yapımcılar kollarını sıvadı ve film nihayet çekilebildi...
Musa Dağ’da Kırk Gün
Franz Werfel
Belge Yayınları 1997