Dilzar Dîlok

Dünya insanlığı küresel bir sorunla boğuşurken, bu defa teorik olarak değil fiziksel-biyolojik olarak birebir boğuşurken, savaş başka bir şekil alıp tüm gezegene yayılmışken, güzelliğe, yaşama dair bir hayaliniz var mı?

Mevcut koşulların yaşamı fazlasıyla sınırlandırıp yaşam olmaktan çıkardığı kolektif bir mahkumiyet yaşanıyor. Böyle durumlarda insanın yönelebileceği hakikati ifade etme yöntemleri var. Bu belayı başımıza sarıp tüm gelişmişliğine rağmen bizi bu durumdan kurtarmaya gücü yetmediğinden, bilim tercih edilir bir yöntem olamamaktadır. Sanat bu konuda daha iddialıdır. Yaşamın nasıllığını tasavvur ederek yaratmanın en arı sahası olan sanat da yetmezse mitolojilere yönelmek gerekecek, ancak sanatın bilime oranla çok daha özgür olduğu ve aynı duruma düşmeyeceği kesin.

İnsanlara kendilerini dinleyecek zamanın ve aklın bırakılmadığı ve iş dışı zamanların dahi işgal edildiği kapitalist sistemin ağlarından bir nebze kurtularak hayal etme molası iyi değerlendirilirse, insanlık için büyük sonuçlar da yaratabilir. Tek tek kişilerin hayalleri anlamlıdır. Ancak bizim bunu şimdi bir kenara bırakıp ortaklaştırabileceğimiz hayaller kurmamız daha elzem.

Hep birlikte “Bunu nasıl gerçekleştirebilirim” sorusunu sormadan bambaşka bir sistem hayal edebiliriz. Tam böyle bir dönemdeyiz. Tüm insanlık yaşamsal tehlike yaşadığından, ne yazık ki bunu küçük ama hızla çoğalan bir canlı sayesinde farkettiğinden, tüm kaygıları bir yana bırakmanın zamanıdır. Herkes yepyeni bir yaşam tarzı, ilişkiler biçimi hayal edebilir. Sistemler, kurumlar ve ilişkilerin yeniden düzenleneceği, yeniden şekilleneceği bir döneme girmiş olabiliriz. Olabiliriz diyoruz çünkü içindeyiz, tam anlamlandıramıyoruz. Bu dönemden çıkıldığında belki daha fazla anlamlandıracağız. Ancak şimdiden o döneme dair anlamlandırmalarımızı büyütmek için hayaller kurarak ve onları gerçekleştirmek için harekete geçerek yaşamın geri kalan kısmına yeni bir anlam biçebiliriz. Böyle olur mu olmaz mı şimdiden bilinmez, ancak tam eskisi gibi olmayacağı kesindir.

Anneler çocuklarına sarılamıyor, dedeler torunlarını sevemiyor, arkadaşlar tokalaşıp birbirini öpemiyor. İnsanlar arasına giren mesafeler daha da arttı, uzadı ve büyüdü. Herkes Kürtlerin eski selamlama tarzına dönecek gibi. Uzaktan bir elini havaya kaldırıp başını eğerek merhaba diyecek ve elini indireceksin. Bu şimdilik fena değil. Peki başka neler neye dönüşecek? Ya da yaygın maske-eldiven kullanımı yaygın izole tulum kullanımına dönüşürse moda dünyası, renkler, kumaşlar, ihtiyaç olan giysilerden öte anlamsız şekiller hala varlığını sürdürebilir mi? Başka hangi egemenlikler ezilenlere özenerek kendini yeniden inşa edebilir? Ve daha önemlisi bunun için bu virüsle mücadele denilen süreçte, bu tüm egemenliklerin korkuyla renk attığı, ama buna rağmen toplumun boğazını daha da sıkarak kendi hakimiyetini sürdürmeye çabaladığını görüp bunu engellemenin adımlarını atmalıyız. Toplum olarak ne olduğumuz, neyimizin olduğu, neyimizin kaldığı ve elimizden alınanları sorgulamak için iyi bir fırsat.

Salgından korunmak için evde kalmak zorunluluğu giderek yaygınlaşıyor. Evde kalmak zorunda olmayanlar işçiler, üretimin aktörleri. Başka deyişle kapitalizmin varlığını mümkün kılan çoğunluk. 20 yaş altında kalan kesime getirilen yasak ise naylon bir karardır. Çünkü öğrenci kesimi hedefleyen bu karar, zaten tatil olan okullardaki öğrencilerin faşist sistemin ayakları altında dolaşmaması için alınmış bir karar olmaktan başka bir anlam taşımamaktadır.

Evde kalan toplum üyelerinin kendini kapitalizmin saldırısından koruması da ayrı bir saha. Emek alanındaki mücadele ve bedellere rağmen, günde 8 saat çalışmanın bile lüks haline geldiği bir dönemde evde kalmanın toplumda yaratacağı travmatik durum, evde kalmanın yoksulluk-açlık-çatışma-gerginlik olarak topluma geri döndüğü ve en fazla kadın ve çocukları tehdit edeceği gerçeği, kendi zamanını yönetememe gibi bir sürekli kapitalizm tarafından yönetilme gerçeği, üzerinde durulması ve toplumcu mücadele güçlerinin cevap bulması gereken konular.

Hepimizin aynı gemide değiliz

Kapitalist modernite karşısında demokratik modernite mücadelesi yürüten güçlerin, bunun içinde de sınıfsal mücadele yürüten güçlerin bu konuda daha fazla soru sorarak her soruya çok kapsamlı, teorik çerçeve kadar somut en küçük adımları da işaret eden cevap vererek toplumun ufkunu açması bekleniyor.

Sıkça söylenen ancak bir salgın hamaseti olmaktan öteye gitmeyen iktidarcı sözleri, toplumun yaşadığı gerçeklerden ayırmak gerekir. en çok söylenen sözlerden biri de şu “hepimiz aynı gemideyiz” sözü. Virüs herkesi tehdit etse de hepimizin aynı gemide değiliz. Saray ile kulübe aynı gemi olamaz. Buna rağmen Erdoğan sarayı yeterince hijyen bulmamış olsa gerek İstanbul’da kalmayı tercih ediyor. Hala birileri aç yatıyorken ve birileri paralarını saymaktan yoruluyorken nasıl aynı gemide olabiliriz! Bu ve benzer sözler toplumu kandırıp iktidarı büyütmeyi amaçlıyor. Türkiyede basın kuruluşları devletin yaptıklarını yansıtmaktan öte, devletin yaptığı kötülükleri iyilik gibi göstererek devletin suçlarını üstleniyor, her an suç işliyor. Bu safsatayı dillendirenlere şunu söylemek gerekir. Özgürlük, ölümün eşitlemesinde aranamaz, özgürlük yaşamdadır. Yaşarken aynı gemide değilsek ölürken de olmayacağız.

Hepimiz aynı gemide değiliz. Kimileri bizden alınanlarla kendilerine modern nuh gemileri inşa ettiler, ancak çoğumuzun elinde bir dal parçası dahi kalmadı ve biteviye kulaç atmak zorunda kaldık. Öyleyse nasıl aynı gemide olabiliriz ki.

Bir gün çalışmazsa çocukları aç kalan insanların yaşadığı bunalım katlanarak büyüdü. Tabi sayıları da. çocukları aç olduğu için intihar eden insanlardan biliyoruz bunu. Aynı gemide falan değiliz. İmkanlarımız, koşullarımız hiç eşit değil. Milyonlarca evsiz bir taraftayken binlerce odalı evlerde kalanlar bir taraftadır. Yani virüs, eşitsizliği büyüterek adaletsizliği ve sömürüyü arttırmanın görünür olduğu, ve buna rağmen daha da büyütülmeye çalışıldığı bir dönemi de başlattı.

Topluma büyük saldırı var. Zaten virüsün yaratıcısı endüstriyalizm, kapitalizm ve ulus devletçi uygulamalar olurken, virüsün yayılmasıyla da saldırılar arttırılıyor.

Böyle bir süreçte ne yapmak gerekir?

Öncelikle sıradan, çaresiz, umutsuz olmamak, hep bekleyen olmamak, normal koşullarda düşünülemeyeni ve cesaret edilemeyeni de düşünmeye çalışmalıyız. Örneğin Türkiye’de yüzbinlerce evsiz insan var. Ve bugün çalışamadıklarından dolayı kira bunalımı yaşıyorlar. Bir tarafta da o insanların verdikleri vergilerle yapılan devlet binaları, yurtlar, lojmanlar, misafirhaneler var. Yine evi kendisine yetecek kadardan daha büyük olanlar var. Halktan çalıp birden fazla ev sahibi olanlar var. Ve iktidar sahiplerinin bu evleri evsizlere dağıtmaktan daha makul bir beklenti yok. Toplum da bu beklenti yerine gelmediğinde bunu yerine getirmenin yöntemlerini bulmalı. Nihayetinde, bu ev sorunu, yani canlının en temel sorunu olan barınma sorunu çözülmeli.

Devlet binaları, misafirhane, yurtlar, lojman türü yapılar evsizlere, evi olmayan ve kirada yaşayan ancak sokağa çıkmama koşullarında işe gidemediği için kira ödeyemeyenlere verilmeli. Milletvekilleri, bakanlar, devlet adamı sıfatını alıp halkın sırtından geçinenler mal varlıklarını halka açmalı, kendine yetecek kadarı dışındakileri halka devretmeli, olmazsa halk bunlara el koymalıdır. Aynı gemideyiz ya!

Oteller karantinadan arınmış yeni rezervasyon reklamları yapacağına, bu oteller arındırılıp evsizler otellere yerleştirilmeli. Türkiye’de, ve hatta hiçbir kapitalist ülkede hükümetler böyle birşey yapmaz. Halkın örgütlenerek otellere el koyması en makul olandır bu dönemde. evsizin kendine ev bulması, barınak bulması gerekir. her canlı gibi. Oteller kapatıldı ve bu otellerin zenginlerin tufan dindikten sonra para basmaya devam etmesi için bir kenarda beklemesi mantıksızdır. Bu oteller halka açılmalı, toplum yararına kullanılmalı. Hatta otel sahipleri kendi işyerlerini toplum yararı ve sağlığı için açmalı. Bu yapılmıyorsa da otellere el konulmalı.

Öğrenci yurtları halka açılmalı, barınma ihtiyacı olanlar tüm imkanlarıyla birlikte ücretsiz bir şekilde bu yurtlardan faydalanmalı. halkın barınma, temizlik, gıda ve iletişim ihtiyaçlarının tamamı karşılanmalı. Ulaşım zaten durdu.

Köylerin önemi bir kez daha arttı

Böyle bir süreçte bu tarz devrimsel adımlar atılmalı. Buna direnenler ellerindekini tümden kaybetmekten korkmalı. Zira bunu yapan ateşten gençler var ve bu konuda da oldukça kararlı görünüyorlar.

Bu biyolojik hayat sınavında en avantajlı olanlar köylerdir. Ancak bugün Kürdistan açısından bunun da riskleri var. Yakılan köylerden Avrupa ülkelerine ve Türkiye metropollerine göç var ve dönüşler salgını yayıyor. Kuzey Kürdistan’daki tüm vakalar, İstanbul’dan ya da Avrupa’dan dönüşlerle gerçekleşiyor. Köylere çekilmenin, ancak köyleri koruyarak bunu yapmanın önemi belli. Toprak bilinci bir daha düşünülmeli. Şehir yaşamları bu anlamda daha tehlikeli, ancak toplumsal dayanışma, kurumların toplum yararına doğru çalışması temelinde en az zararla atlatılabilir. Demokratik özerk sistemin daha fazla tartışılacağı, ulusal birliğin, toplumsal dayanışmanın en çok gerektiği dönemdeyiz.

AKP-MHP faşizminin dışişleri bakanı işi nasıl kotaracağının telaşında, ABD Rusya arası koştururken birden bire bu virüsle can simidine sarılır gibi oldu, nihayet bir mola verip nefes aldı. Zira virüs tüm ülkelere pasaportsuz gidiyor. Devlet başkanları, kendileri ile halk arasına etten-demirden-hijyenden ve her tür duvardan set ördüler ve ülkeler yıkılsa dahi kendilerinin yönetici olarak sağ kalmasını sağlayacak bir argüman geliştirdiler. Yıkıntı da kalsa, yıkıntıyı yönetmek istiyorlar. Utanç verici. onlar evden telekonferansla çalışacakmış. Peki mermer atölyesinde çalışan işçi nasıl yapacak, kumaş dokuyan, tarlayı ekenler ne yapacak?

Ulus devlet, en çaresiz döneminde

Kapitalist modernite krizden nefes alan bir sistem ve sürekli virüs üretiyor, bu virüs de üretilmiş ve denetimden çıkmış kapitalizmin, endüstriyalizmin göstergesi. Ekolojistler öfkeli. Yıllarca uğraşıp yaptıramadıkları motorlu araç kullanımının azaltılarak havanın temizlenmesi meselesini, virüs bir ayda yapıverdi.

Tüm ülkeler tedbir adına kapıları kapatırken milliyetçiliği okşayarak moral yaratmaya çalışan hükümetler beklediklerini de bulamadılar. Kapıları kapatmak da kurtarmadı. Bunca küresel bir sorun karşısında ulus devletçi edimlerle, kapılarla uğraşarak çözüm aramak nafile.

Ulus devlet, en çaresiz dönemini yaşıyor. Çaresizliğini bastırmak için daha sıkı tutmaya ve halkı korkutarak yönetmeye çalışıyor.

Korku ikliminden çıkmak zor değil. virüs riski her insanın alnına bir dayanmış silah gibi kullanılsa da zor değil. Buna, en temel tedbirleri alarak başlanabilir. Nasıl çözümleyeceğiz, nasıl göreceğiz ve karşısında ne yapacağız sorularına cevaplar bulmalıyız. Cevapların büyük kısmını bu amaçla kurulan kurum, yapı ve örgütler oluştururken, bir kısmı da toplumun baktığı, gördüğü ve dinlediği meslek grupları oluşturuyor. Ancak böyle bir dönemde herkes bundan sorumludur. Çünkü herkes yaşamak ve yaşamını inşa etme hakkına sahiptir.

Alain Badiou’nun değerlendirmeleri buna odaklanıyor. Noam Chomsky’nin görüşleri buna odaklanıyor. Bu değerli insanların kendilerinden başka herkes için düşünce ürettikleri biliniyor ve bu düşünceleri büyütüp pratikleştirilmesini bekliyorlar. Virüsü fırsat bilip tekçiliği geliştiren sosyopatlara kulakları kapatmanın, özgür düşünmenin ve karar vermenin zamanı geldi ve geçiyor. Sosyopatlar sadece ABD’de yok, Türkiye’de en tepelerde seyrediyorlar.

Bu değerlendirmeleri okumak, tartışmak ve yeni fikirler oluşturmak zorundayız. Bir hayal kurmak, kurulan hayalleri büyütmek ve eyleme geçmek zorundayız. Ancak o zaman özgür yaşam bir hayal olmaktan çıkabilir. Kolektif hayaller kurmanın ve bunları gerçekleştirmenin tam zamanı.