ABDURRAHMAN AYDIN
Shakespeare’in Hamlet’i üzerine ve Hamlet’ten hareketle kaleme aldığı kısa fakat yoğun siyasal teoloji tartışmasında Carl Schmitt, belki de pek çok duruma uygun bir anahtar niteliği taşıyan ve içine savrulmuş bulunduğumuz psikolojizm batağının tarihsel köklerine de işaret eden oldukça güçlü bir saptamada bulunuyor: “20. yüzyılın ilk yarısının öznelcisi de böylesi savrulmalarla kendi erotik saplantılarını Hamlet’e yüklemeye kalkışır.” Schmitt’i sevelim, sevmeyelim, ayrı bir konu, fakat üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek yoğunlukta bir cümle kurabilmek de öyle herkesin harcı değil. Örneğin demek başka öznelciler de (mesela Kantçılar ve sonradan, özel bir anlamda, Foucaultcular) var olmuşlardır; demek özne görüşü tarihseldir; her çağın öznelcilerinin kendilerine özgü bir özne görüşü ya da görüşleri vardır.
Demek yirminci yüzyıl başlarının öznelcilerinin görüşüne damgasını vurmuş olan şey psikolojizmdir. Fakat psikolojinin öznesi en nihayetinde modern öznedir ve bir ideoloji olarak psikolojizm, yani her şeyi bireysel psikolojiyle açıklamaya yönelik bir saplantılı durum, yine bu ideoloji tarafından bütün bağlamlara yansıtılmaktadır. Bu bir savrulmadır. Bu savrulmaya kapılan öznelci kendi saplantılarının izlerini arayıp durmaktadır örneğin klasik metinlerde de. Hatta belki biraz ileri giderek, şu bile söylenebilir: Bu öznelci açısından, bu saplantılara denk geldiği oranlarda iyidir çeşitli metinler. Ama belki de esas mesele tam da bu türlü bir özne görüşünün, bu türlü bir öznelciliğin tarihsel gelişim ve evrimini çözümlemektir, yine örneğin Foucault’nun yapmış olduğu gibi.
Schmitt’in bahsettiği anlamda yükleme işi, bir vakitler kimi entelektüellerin, öznelci entelektüellerin yaptığı bir metin okuma pratiği içerisinden şekilleniyordu. Bunun şimdilerde hayatımızın her alanına yayılmış olması; ne yapılırsa yapılsın, ne yazılırsa yazılsın ya da ne yazılmış bir halde önümüze gelirse gelsin, aşağı yukarı aynı psikolojik ideoloji içerisinden karşılanıyor olması, başka bir dünyada yaşıyor olmadığımıza göre, bu türlü bir psikolojizm ile kapitalist modernite arasında gizli bir işbirliğinin olduğunu söylüyor. Bu aşırı yaygınlığın nedeni hemen herkesin kavramlarına büsbütün hâkim olmasa da ya da disiplinin inceliklerine dalmış olmasa da hemen herkesin öyle ya da böyle psikoloji bilmesinden kaynaklanıyor. İyi, hoş da bunu bize kim öğretti? Ya da daha doğru bir ifadeyle, bu türlü bir psikolojizm içerisindeki özneler olarak nasıl inşa edildik, yapılandırıldık? Modern eğitim öğretim kurumları aracılığıyla değilse ne ile?
Bu türlü bir psikolojizmin haritalarını oluşturan büyük düşünürlerin ve yazarların (Dostoyevski, Proust, Freud vs.) öğrettiklerinin de yine bu türlü bir psikolojizme hizmet ediyor oluşu da tarihin bir başka ironisidir. Örneğin reklam ve pazarlama söylem ve stratejilerine bakınız. Neyi nasıl işliyor olurlarsa olsunlar, en nihayetinde bir temel prensip üzerine kuruludur bunlar: Satmak istedikleri ürünü herkesin arzulamakta olduğu beyanı. Böylelikle nesne kullanım değeri nedeniyle değil, başkalarıyla rekabeti tetiklediği için arzulanır bir şey halini almaktadır ki meta dediğimiz şeye fetişistik karakterini veren de budur. Bu reklam ve pazarlama söylemi, örneğin bu bilgiyi kimden aldı, bireyi merkeze alan bir tür ego psikolojisinden değilse, nereden? Çünkü ‘ego’ nesnelerle değil, ancak ve ancak başka ‘egolarla’ beslenebilen bir şeydir. Rekabetin psişik yapısı buradan türer gelir ve fetişistik bir nitelik arz ederek toplumsal hayatın her alanına yayılır.
Freud’un, özellikle de Amerikan ego psikolojisi tarafından tam da bu türlü bir kapitalist ideolojiye yedeklenmekte olduğunu fark eden Lacan, kuramsal olarak Freud’dan bütün ayrılığına rağmen, hem onu kaptırmamak için hem de bizzat Freud’un başlattığı devrim bir tür teorik karşı-devrime dönüşmesin diye, ona büyük sadakatini ilan etmişti. Bazen pratik sadakatin biricik yolu teorik ihanettir. Lacan, Freud’un keşfinin, yani bilinçdışının keşfinin burjuva-liberal bireyin varsayılan özerkliğini ve sahte özgürlük duygusunu nasıl baltalamış olduğunu elbette görüyordu ve şimdi yeniden aynı öznellik kurgusunun daha da geliştirilmiş bir versiyonunun bir parçası haline getirilmekte olduğunu da görmüştü.
Schmitt’in temel kitaplarından olan Parlamenter Demokrasinin Krizi’nde siyasal düzeyde eleştirisini yaptığı liberalliğin Freud’u yutmakta olduğunu da… Schmitt, düşüncesi hala klasik dünyaya kayıtlı bir düşünür olduğundan, elbette Freud’u kurtarma telaşına düşmüyor Hamlet ya da Hekuba’da; aksine, bizzat Freud’a karşı da konumlanıyor psikolojizm derken. Belki biraz da kendi muhafazakarlığından… Ama psikolojizmin siyasalı nasıl da baltalayan bir ideoloji olduğu konusunda o da uyarıyor bizleri, yirminci yüzyıl ortalarından…