ABDURRAHMAN AYDIN
“Oryantalizm” kavramının Türkiye İslamcılarının elinde nasıl da pespayeleştirildiğinden bir biçimde haberdar olsa, muhtemelen Edward Said’in kemikleri sızlardı. En son önüme düşenlerden biri, Toplumsal Tarih dergisinin Ocak/2020 sayısında Medeniyet Üniversitesinde (ne garip bir isimdir bir üniversiteye verilmek üzere) tarih profesörü Turhan Kaçar’ın Garth Fowden’ın "Muhammed’den Önce ve Sonra" kitabına yazdığı tanıtım yazısı oldu. Ama yalancılığın, sahtekârlığın olabilecek en açık haliyle… Fowden’ı oryantalist olmakla suçlayan ve gerçekte Edward Said okumadığı açık olduğu halde ona referans vermekten kaçınmayan Kaçar, suçlamasını destekleyebilmek için metnin İngilizcesinden kısacık bir bölümü yanlış çeviriyor, tahrif ediyordu.
Kaçar’ın aktardığı biçimiyle ifadeler şu biçimdeydi: “Söz konusu gelenekleri ve toplumları kendi gelişim ritimleri ve bağlamları içerisinde anlamamızı sağlayan kendi doğasında var olan avantajlarının yanı sıra, daha 1. bölümde de ima ettiğim gibi, “Birinci Bin Yıl” Avrupa’nın Müslüman nüfuslarını “asimile etme” göreviyle de ilgilidir. Kapsayıcı sosyal tutumlar ve politikaların, okul programları vasıtasıyla yayılan kapsayıcı tarihlerle beslenmesi daha muhtemeldir.” İngilizce metnin 83. sayfasında geçiyor bu ifadeler; Fowden’ın ‘asimilasyon’ sözcüğünü de kullandığı doğru, fakat bunu Avrupa’da yaşayan Müslüman nüfusların Avrupa’ya entegrasyonu manasında kullandığı da açık. Ancak Kaçar ikinci cümleyi bile isteye eksik bırakmış. İfadenin benim çevirimde aldığı biçim ise şöyle: “Sorgulanmakta olan gelenekleri ve toplumları kendi gelişim ritimlerine uygun olarak kavramak yolundaki içkin avantajlarına ek olarak Birinci Binyıl çerçevesindeki bir yaklaşım, Bölüm 1’de işaret etmiş olduğum Avrupa’nın kendi Müslüman nüfusunu kendisinin bir parçası kılma görevinde de iş görecektir. İçleyici toplumsal tutumların ve politikaların üretilmesi yolunda, okul müfredatlarında yaygınlaşan içleyici tarihler, İslam dünyasını dışlayacak bir biçimde tanımlanmış Ortaçağ ya da Antikçağ dönemselleştirmelerinden daha çok işe yarayacaktır.”
Yani Fowden Avrupa-Batı tarih yazımından İslam dünyasının çıkarılmasına, dışlanmasına karşı çıkarken onu sanki böyle düşünmüyormuş gibi sunabilmek için Kaçar açıkça yalan söylüyordu. Elinde de hesabı verilmemiş bir terim olarak ‘oryantalizm’ maymuncuğu olduğu için, sorgulanamaz bir otoriteden, yani Edward Said gibi bir düşünce devinden de dayanak almış oluyordu. İstismarcı, sömürgeci bir zihin Edward Said de olsa aynı şeyi yapmaktan çekinmiyordu elbette.
Bu istismarcı hal, elbette ‘oryantalizm’ kavramını, tam da Said’in karşı çıktığı şeyin içerisinde, yani Doğu ve Batı özcülükleri içerisinde işletmekten çekinmiyor. Oryantalizm çağlar boyunca, fakat özellikle de on dokuzuncu yüzyılda, yani emperyalist yayılmanın altın çağında, Batılı metinlerin Doğuyu ve özellikle de Müslüman Ortadoğu’yu temsil etme tarzlarının yıkıcı bir eleştirisidir. Ama önüne gelene ‘oryantalizm’ ithamını yapıştıran Türkiye İslamcıları örneğin Milli-İslami Türk kimliğinin tam da Oryantalizm’de ifadesini bulan iktidar-söylem biçimlerini başka halklarla ilgili olarak bizzat kendilerinin kullanmakta olduklarının çoğu zaman farkında bile olmayacak kadar düşünce fakiridirler.
Çoğunlukla İngiliz ve Fransız “araştırma eserlerini, edebiyat eserlerini, politik broşürleri, gazete yazılarını, seyahat kitaplarını, dinsel ve filolojik incelemeleri” kullanan Said, bu metinlerin Doğuyu, görünüşte olgusal tarifler (gazete yazıları ve seyahat edebiyatı) ve Doğu tarihi ile kültürü üzerine bilgi iddiaları (tarih kitapları, antropolojik yazılar, akademik çalışmalar) aracılığıyla ama aslında nasıl da imgesel temsillerle (örneğin romanlar) inşa ettiklerini incelemektedir. Bütün bu metinler, bir arada, Foucaultcu bir söylem oluşturmaktadırlar; belirli bir konu ile ilgili bilginin içerisinde inşa edildiği söylemsel bir alan oluşturan ifadelerin, iddiaların vb. bir sistemidir bu: Bir söylem olarak Oryantalizmi incelemeden, Aydınlanma sonrası dönemde Avrupa kültürünün Doğuyu politik, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel ve imgesel bakımlardan düzenlemesini –ve hatta üretmesini– sağlayan devasa büyüklükteki sistematik disiplini anlamanın imkânı yoktur.
Said’e göre Oryantalizm, Batılı yönetimlerin ve bunların seçmenlerinin gözünde Batı emperyalizmini meşrulaştırmış ve Doğuyu da Batı kültürünün evrensel bir uygarlığı temsil ettiğine ikna etmek üzere sinsice çalışmıştır. Buna göre, Batılı kültürü kabul etmek Doğulular için yalnızca yararlı olur ve onları dünyada üzerinde görülmüş en gelişmiş uygarlığın katılımcıları haline getirirdi. Sözcükleri ve terimleri değiştirince Türk Devletinin ve bunun milli kimliğinin başvurduğu söylem seferberliklerini okur gibi okumaz mıyız gerçekten Said’i?
Said’e göre Doğunun Batılı temsilleri, ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar, daima bu yıkıcı söylemin birer parçası olagelmişlerdir. Doğunun halklarına ve bu halkların kültürlerine açık bir sempati duyan şu Oryantalistler bile –ki Said bunlardan çok sayıda ismi incelemiştir– amaçlamamış olmalarına rağmen Batı hâkimiyetine katkı sunmuşlardır. Böylelikle karşımıza çıkarsız bir nesnellik değil de askeri hâkimiyetin, kültürel yerinden etmenin ve ekonomik sömürünün yolunu etkili bir biçimde açan bir Batı öznelliği tarafından lekelenmiş –bilinçdışı bile olsa fanteziden bahsetmiyorum bile– temsiller çıkmaktadır. “Oryantalizmin yapısının yalanlar ve mitlerden oluşan bir yapıdan başka bir şey olmadığını varsaymamamız gerekse de” diyordu Said, “Oryantalizm, Doğu hakkında geçerli bir söylem olma halinden ziyade Avrupa-Atlantik’in Doğu üzerindeki iktidarının bir göstergesi olarak değer içerir.”
Said adeta Turhan Kaçar’dan bahsediyor. Tabi insan merak etmeden de duramıyor; kendi Müslüman-olmayan topluluklarını pert etmiş (tarif için bağışlanmayı dilerim); Müslüman olup da etnik bakımdan farklı olan topluluklarını sözcüğün en habis anlamıyla ‘asimile’ etmek üzere devasa bir politik programı seferber etmiş bir ülkede yaşıyor olmakla hesaplaşmış mıdır bu ‘tarihçi’? Ya da örneğin bizzat çalıştığı üniversitenin adının “Medeniyet” olması konusuyla gerçek bir hesaplaşmaya girmiş midir? İnsanın içi sızlıyor elbette Said’in düşünce fakiri çapsızların elinde böylesine istismar edilmesi nedeniyle…