
Kenti sadece tesadüfi yan yana gelmiş, binalar bütünü olarak algılamak değil; onun bütün olarak inşası, iktidarın ve hatta sistemin doğrudan bir yansımasıydı. Bu nedenle Castells ‘Meydanlar ideolojiktir’ derken doğru söylüyordu ama azdı da söyledikleri aynı zamanda. Çünkü sadece meydanlar değil, sokakların kendiliğinden oluşan, sistematik, mesela dar ya da geniş olması, evlerin küçük, büyük ve kimin, nasıl yapmış olması da ideolojikti. Haussmann’ın Paris Komünü’nden sonra barikatlar kurulmasın diye isyanın sokaklarını yıkıp, bulvarlar açması bile tek başına kent kimliği üzerinden iktidarı ve isyanı özetliyordu. Özellikle Gezi isyanı ve Brezilya isyanı üzerinden yazdıklarımı takip edenler bilir ki, bu isyanların ve bundan sonra dünyadaki isyanların ‘Mekan, Kimlik ve Ekoloji’ ekseni üzerinden yürüyeceğini iddia ederken, tam anlamıyla ‘kent kimliği’nden hareket ediyordum. Bu yazıda, Barcelona’nın bir mahallesi Barceloneta üzerinden bunu bir kez daha tartışmak istiyorum.
Barceloneta ilk olarak ‘Eski Barcelona’nın kuzey tarafından kral tarafından, kentin savunulmasının güçlendirilmesi için inşa edilen surların hemen dışına 1753 yılında kuruldu. Kuruluşu tam bir bir kentsel dönüşüm projesiydi. Öncelikle ‘sur’un yapılması için yerlerinden edilen, 20.000 kişilik Ribera halkı için bir projeydi. Yerlerinden sürülenlere yine de yeni bir kent yapılıyor diye bugünden farklı sanmayın. Ribera halkı ‘güvenlik nedeniyle’, ‘sur’ için sürüldükten, 50 yıl sonra Barceloneta inşa edildi. Sürekli dışlanan ve her seferinde benzer ya da başka nedenlerle dışarı atılanların öyküsünün ortaya çıkardığı bir ‘Kent Kimliği’nden söz ediyoruz. İktidar, ‘kent’i, kendisini korumak için sur inşa ederken, iki nedeni vardı. Birincisi ve görüneni; dış akınlara karşı kendini sağlama almak, ikincisi ve daha da önemlisi; bir arada yaşayan, daha kolektif, örgütlenmiş ve her geçen gün daha huzursuz Ribera halkını dışarı atmak. Yani ‘sur’, bütün benzerleri gibi esas olarak dış saldırılar için değil, kendi halkına karşıydı. Boşaltılan alana yapılan surun hemen içinde, kent elitlerinin el koyduğu alanların doğması da tarihteki bütün kentsel dönüşümlerde olduğu gibi, olmazsa olmaz rantın, tarihsel bir tesadüf! ile ortaya çıkmasıydı.
Dışlanma ile başlayan Barceloneta öyküsü proje olarak Riberalılar için yapılmasına rağmen, bu 50 yıl içerisinde kente dağılan, kentsel dönüşüm sürgünüyle başka yerlere gitmek durumunda kalan ve savaşlarda heder olanlardan geri kalanların bütününe bile yer olduğu söylenemez. Barceloneta, 50 yıl sonra ancak bütün herşeyden geri kalan Riberalıları ve kentin geri kalan dışlananlarına mahalle oldu. İktidar kent ile birlikte büyürken, kendisine karşı olanları dağıtmasına rağmen, yeni kurulan kent, kendi içinde saklı çekirdek kolektif dayanışmasından yeniden neredeyse bütün Barcelona’nın en dayanışmacı yeri doğdu. Kent kimliğininin bana göre en çarpıcı yanı budur. Ne kadar dağıtsanız ya da burada olduğu gibi yeniden inşa etseniz bile kendi kolektif çekirdeğinden yeniden doğabilme şansını taşır. Tabii ki her seferinde bu yapısal durumu etkilediği gibi, yapısal durum da olumlu ya da olumsuz anlamda bunu etkiler. Bir kent insan diyalektiği söz konusudur ve bu yüzden kent kimliği son tahlilde bu çatışmanın kendisidir zaten.**
Bölünen, küçülen evler
Barceloneta halkı genellikle hemen kıyısında bulunan denizden ekmeğini çıkartıyordu. Balıkçılık yapıyorlardı. Kentleri çarpıcı biçimde yeniden şekillendiren sanayinin, hemen merkezin kıyısında, yoksulların yaşadığı yere yerleşmesi de bir tesadüf değildi. 1861’de kurulan metal atölyeleriyle mahalle, kelimenin tam anlamıyla proleter bir kimlik kazandı. Artık bütün mahalle fabrika sirenleri, sefer tasları, uzun mesailer ve kötü koşullu çalışma hastalıklarından doğan ‘çalışmanın sağlığa zararlı’ olduğu bir mahalleye dönüştü. Bu kent kimliğine yansıdı ve tamamıyla mimarinin değişmesi demekti. Mahalle her yerden göç almaya başladı. Önce evler iki kapılı olmaya başladı. Küçüldüler, bölündüler ve yeni işçilere kiraya verildiler. Ardından katları yükselmeye başladı. 3-4 ve 5’e çıktı. Balıkçıların bu kez dışarı ve mahallenin kenarlarına atıldığı ve tam anlamıyla mahallenin soluk benizli ve yanıbaşındaki güneşi göremediği işçi mahallesine dönüştü.
Barceloneta’nın hemen kıyısında iki mahalleden de mutlaka söz etmek gerekiyor. Birbirinin kimliğinden doğan ve diğerini tamamlayan. Gittikçe dışarı atılan balıkçıların hemen deniz kıyısında önce geçici sonra kalıcı olarak inşa ettikleri balıkçı barınakları, hemen ardından fabrika işçilerine ucuz gıda ihtiyaçlarını karşılayan ve kendi yaşamlarını en uygun sürdürebilecekleri yer olarak yerleşen Romanların (Çingen), barınaklarından oluşan ‘Somorrostro’ mahallesiydi. 1880’lerden itibaren küçük kulübeler ve neredeyse uykularından başka her şeyi dışarda yaşayanların bu yeri, gittikçe yoğunlukla bir Çingene mahallesine dönüştü. Bir diğeri ise tam olarak İspanya sanayi devriminin patlamasının simgesiydi. İspanya’nın Manchester şehri olarak anılan Poble Nou, egemenler ve yani kent merkezi için baştan itibaren bir risk alanı olarak görüldü. Yıllarca özellikle tek bir yol bağlantısı ile kontrol altında tutulan ‘Poble Nou’ mahallesi, Barceloneta kent kimliğinin yine temel belirleyicilerindendi.
Mahallenin yeni işçi kimliği, kolektif, dayanışmacı tarihsel geçmişle birleştiğinde, İspanya devrimin en güçlü işçi örgütlenmelerinin olduğu yer doğdu. Özellikle Poble Nou sendikal örgütlenmenin, Anarşist hareketin en önemli yeriydi. Franco faşizminin bütün İspanya’da en son ortadan kaldırabildiği, en büyük anarşist katliamlarını gerçekleştirdiği yer de Poble Nou’ydu. Uzun süren Franco faşist döneminde de bu direnişçi kent kimliği her zaman geçerli oldu. Her türlü baskıya, işkenceye rağmen hep faşizme karşı direnişin merkezi oldu. Sanki sokakların kendisinin ürettiği bir direniş biçimiydi bu. Cezaevleri ne kadar çok doldurulursa doldurulsun, yine de yeniden başlayan bir örgütlenme oluyordu mahallede.
Kıyıdaki balıkçı mahallesi Somorrostro’ların kaderi bir başka imha biçimi yaşadı. Yine her ülkede olduğu gibi her zaman yasa dışının merkezi olarak gösterilen Romanların bu balıkçı mahallesi, henüz o zaman yıldızı yeni parlamaya başlayan ‘turizm’in ilk sürgün yerlerinden biridir aslında. 1964 yılında Franco cuntası deniz kıyısını, bu mahalleyi, yasa dışını temizleme kararı aldı. Dünyada gentrification-mutenalaşma, kentsel dönüşümün ilk imha ettiği yerlerinden biriydi Somorrostro. Burada iki tesadüfe daha uzun biçimini kitapta anlatmak üzere dikkat çekmek istiyorum. Biri; turizm neredeyse her ülkede bir cunta endüstrisi biçimidir. Bir diğeri; her zaman, her sürgünde olduğu gibi Çingenelerin kentsel dönüşümlerde de, bizde ‘Sulukule’de olduğu gibi ilk kurbanları olmasıdır. Burada Çingenelerin sistem dışı yaşaması! İlk hareketi gerçekleştirmek için daha geniş bir kabul ile her şey başlanabiliyordu.
Tanıdık bir kent tarihi
Franco rejiminin sonuna kadar devam eden direniş kimliği, hemen ardından gelen sol-sosyal demokrat hükümetler için de tehlikeliydi. Bu kez daha yumuşak ama bana göre daha etkili bir biçim kullanıldı. Kent yönetiminin elinde bulundurulan çok sayıda konut, içinde oturulanlara satılmaya başlandı. Herkes kendi evine sahip olacaktı. Yine tesadüf olarak, kimsenin alacak parası yoktu ve ama çok şükür 20 yıllık kredi açacak bankalar vardı. Herkes eskiden resmi evlere ödedikleri çok düşük kiralar yerine, kendi evlerini satın almaya başladılar. Bu en az 20 yıl boyunca bankalara çalışmaları demekti. İşin garibi Franco faşizminin işkencelerle, cezaevleriyle bitiremediği direnişe en fazla darbeyi aldıran bu oldu. Belki kimse cezaevine girmekten korkmuyordu ama borcu kim ödeyecekti? Daha sora bu borç 20 yılda ödenemeyince, bankalar seve seve 40 yıla kadar uzanan yeni borçlanmalar yarattı.***
Barceloneta’nın kent kimliği değişmeye devam ediyordu. -Sevgili okur, öykü size gittikçe daha benzer geliyordur muhtemelen- Özellikle olimpiyatlarla kentin geliştirilmesi müthiş buluşuyla kent yeniden yıkılmaya ve yapılmaya başlandı. Stadlar, spor salonları, oteller, yeni yollar ile ‘güzelleşmeye’ başladı kent. 1987’den itibaren bütün dünyanın gıpta ettiği, örnek bir ‘kent planlama’ örneğine dönüştü. Olimpiyatlar bitince geriye insansızlaştırılmış boş beton yığınları kaldı. Hala stadlardan yararlanılmadığı söylenemezdi tabii ki. Turistler mesela olimpiyat açılışının yapıldığı, atletizm finallerinin gerçekleştiği stadyumları ziyaret edebiliyorlar. Eğer 40-50 bin kişilik stadyumları günde 100-200 kişinin ziyaretine az demezseniz tabii ki.
En büyük sürgün ise bugünlerde başladı Barceloneta’da. Metal atölyeleri zaten kapanmıştı. Balıkçılar bir kez daha yerlerinden sürülerek yerlerini turistlere bıraktılar. Ev sahipleri ya dışarı sürüldükleri yakın köylere göçtüler ya da otellerde temizlik işlerinde çalışmaya başladılar. Deniz ürünleriyle ünlü Barcelona’nın neredeyse tek balıkçısı kalmadı. Balıkçı barınaklarının olduğu Somorrostro Mahallesi’nin eski yerine neoliberalizmin simgesi camdan kuleler dikildi. İşini bilen kent plancıları bunu yaşatmayı bildiler. Koca pulları parlayan bir balık heykeli konduruldu balıkçı barınaklarının, eski balıkçıların yerine. Barcenoleta’nın, pescador-balıkçı isimli sokağında bile neredeyse turistten başka kimse yok. Balıkçı ise hiç yok. Barceloneta’nın dışlanmışlarla, sürgünlerle başlayan kent kimliği yine sürgünlerle devam etti ve neredeyse bütünüyle yeniden insansızlaştırıldığı bir noktaya ulaştı. Barceloneta, feodolizmin, devrimin, faşizmin, baskının, işkencenin ve bütünüyle neoliberalizmin izlerini taşıyan bir kent kimliğine sahip. Sanki kesilmiş bir ağacın sayılan damarları gibi bütün bu geçmiş ortaya çıkıyor.
Tabii ki her zaman olduğu gibi anlattıklarım sizin hikayeniz aslında. Mesela Amed için böyle bir kent kimliği haritası yapmak ve daha da ötesinde Kürt Özgürlük Hareketi’nin kimliğini cinsiyet özgürlükçü, ekolojik, demokratik yeni bir kent kimliği yaratmak için belki de ‘yıkmak’ gerekmiyor mu? Yani iktidarı, neoliberalizmin dinamiği yapı inşası biçimini, erkek mülkiyetini... ‘yıkmak’ gerekmiyor mu? Yoksa sadece vilayet binasına bir seçilmişin oturması ‘Kent Kimliğini’ ne kadar değiştirecektir?
* M. Bookchin’in kente bu açıdan bakması söz konusu ama Kent’e bakarken hep içinde yaşadığı ‘ilerici olma’ algısını aşamıyor ve Kent’i iktidarın sadece yansıması değil, doğrudan kendisi olduğu gerçeğini unutuyor. Bu nedenle mesela ‘Köy komünleri’ onun için kent dışında yok sayılabilir bir nitelik taşımaktadır. Nihayetinde kapitalist modernitenin, kentin ileri olduğu mahcubiyetinden sıyrılamıyor.
** Çok muhtemel önce yakılan köyünden, ardından oraya yakın kentten İstanbul’a ve yoksulların, dışlananların mekanı Tarlabaşı’na sürülmüş 15-16 yaşlarında bir çocuk, Gezi isyanı sırasında sokakta çatışırken bir arkadaşım ‘Niye buradasın?’ diye sorduğunda, onun cevabının ‘Niye mi? Kürt’üm ben’ olması, iktidarın dağıtmasına karşı, kolektif duygunun bir kişide bile sürmesinin çarpıcı örneğidir.
*** Şu anda Barcelona’nın, Katalonya’nın en güçlü hareketi. İpoteke karşı harekettir ve bu borçları ödememeyi savunur.
Bir başka yazıda söz etmek üzere...
METİN YEÐİN/MERVE TUBA TANOK