
Bütün kurtuluş ideolojileri gibi çıkış itibarı ile İslam’ın da muhalefet öğretisi olduğu varsayımından hareket ediyoruz; ‘İdeoloji nedir? İslam ideoloji midir?’ tartışmalarını bir kenara bırakarak şimdilik. İslam’ın önceliği, değerler ve toplumsal düzlem ise “iktidar-güç- egemenlik” ilişkilerinin ne kazandırıp ne kaybettirdiğinin cesaretle muhasebesi yapılmalıdır.
İmparatorluk varisi olma iddiası, Türkiye İslami çevrelerinde peşin bir öncülük konumu kazandırır mı? 20. yüzyıl İslam örgütlenmelerinde Türkiye tecrübesini geleneksel köklere sahip cemaatler üzerinden tartışmaya başladığımızda başka bir noktaya ulaşırız şüphesiz. Arka planında yüzyıllara dayanan tarikat yapılanmalarının bulunduğu cemaatleşmeler İslam-siyaset ilişkisini örterek kendilerine daha kolay alan açabilecekleri tezinden hareket ettiler. Cumhuriyet modernleşmesi ve resmi ideolojisine itirazlarını açık ve doğrudan yapmak yerine, derinden ve daha çok kültürel eksenden yürütmeyi korunmacı refleksle tercih ettiler.
İttihatçı geleneğin bir uzantısı olarak kabul edilmesi gereken Celal Bayar ve arkadaşlarının Demokrat Parti denemesi cemaat-siyaset ilişkisinde farklı bir imkan oluşturdu. Göz yumma-faydalanma ilişkisi biçiminde tarif edilebilecek bu konumlanma, fiilen sağcılaşma sürecini de beraberinde getirdi. Ordu, devlet, bürokrasi kavramları tek parti döneminden farklı ele alınmaya başlandı. Adalet Partisi ve nihayet Anavatan Partisi iktidarlarında da buna yakın genellemelerle ifade edilebilecek bir davranış tercihinden söz edebiliriz.
Bu bağlamda 28 Şubat sonrası dönemde ortaya çıkan arayış, iki binli yıllar iktidarına yönelik beklentiye de damgasını vurmuştur. Tayyip Erdoğan ve yakın çalışma arkadaşlarının çoğunluğunun Milli Görüş geleneğinden geliyor olması, kurdukları partinin İslamcı iddialardan çok merkez sağ parti profili çizmesini değiştirmemiştir. Kadroların çoğunluğunun Milli Görüşçü olmasına rağmen uygulamanın merkez sağ parti özellikleri taşıması “muhafazakarlık” kimliği ile izah edilebilir.
Avrupa Hristiyan Demokrat siyaset geleneğinden öykünerek şekillendirildiği izlenimi veren bu kimlik, toplumun büyük çoğunluğunda değişimin öncüsü olma imkanını yakalamayı, muhalefet partilerinin takındığı statükocu – korumacı –değişim karşıtlığına borçludur.
Özellikle liberal sol çevrelerde zaman zaman hayal kırıklıkları ile birlikte sergilenen anlam yükleme çabası, beklenti yönetimini kolaylaştırmıştır. Ülke ölçeğinde yaygın, kuşatıcı, etkin bir toplumsal muhalefet alternatifinin olmaması en azından “ehven-i şer” pozisyonuna oturma imkanı oluşturmuştur.
Bu süreçte asıl tartışma konusu yapılması gereken, iktidar çekirdeğinin sergilediği davranışlar değil, toplumsal muhalefet dinamiklerinin pasifize oluşudur. Sosyalist, Kürt ya da liberal demokrat çevrelerin sergilediği performansı bu yazının konusu olmadığı için denklem dışında tuttuğumuzda geriye iki önemli dinamik kalmaktadır. Bunlardan biri Kemalist çevrelerin tutumu diğeri ise siyasal söylem sahibi İslami odakların yaklaşımıdır. Her şeyden önce ifade etmeliyiz ki, toplumun milliyetçi kimlikle kendini tarif eden kesimleri, Kemalist Cumhuriyetçilik-Muhafazakar Demokratlık geriliminde ikinciden yana tercih yapmıştır. Eskiden beri var olandan duyulan rahatsızlık, yeni aktöre yönelik beklentiyi en azından bir “fırsat tanıma” boyutunda tutmuştur.
Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Mevdudi gibi Türkiye toprakları dışında gelişen son dönem İslami muhalefetinin yansımaları asıl tartışma odağını oluşturmaktadır. İran devriminden sonra kısmen iç içe giren, yerli İslami hareketlerle çeviri eserlerin şekillendirdiği arayışlar bu gün nerede durmaktadır? Nasıl bir tarihi arka plan okuması yapmaktadır? “Hakka çağıran bir topluluk olma” iddiasına dayanan muhalefet sorumluluğu nasıl yerine getirilebilir görülmektedir?
Ülke içindeki ekonomik - sosyal sorunlara yaklaşım ve bölgesel dış politika gelişmeleri karşısında nasıl bir tutum takınma eğilimi güçlenmektedir? Kürt sorunu başta olmak üzere temel sorunlarının sebebi olarak Kemalist rejimi sorumlu ilan etmek yeterince tatmin edici bir izah olmaktan çıktığında, İslami referanslarla yeni bir söz söyleme potansiyeli var mıdır? Farklı inanç ve yaşama biçimine sahip çevrelerin İslami çevrelere yönelik taşıdıkları korku bu alanlarda susarak, bir güven ortamına dönüştürülebilir mi?
Bütün bu soruları çoğaltmak mümkün elbette. Ama asıl önemlisi, bu soruların cevaplanmasına yönelik ciddi bir çabanın olup olmadığı ve var olanların düşünme, söylem üretme yöntemlerinin ne kadar ihtiyaca cevap verebilir nitelikte olduğudur.
Kendi kapalı ortamlarında bildiği ezberleri tekrarlamaya devam etmek, değişen sorunlar ve onların ortaya çıkarttığı toplumsal dinamikleri tatmin eder nitelikten son derece uzaktır. Toplumsal taleplere yönelik yeni bir okuma, tarihi tecrübeyi yeniden ele almayı, insanlığın ortak kazanımı olan değerleri yeniden anlamlandırmayı gerektirir.
Bu bağlamda her kültür sistematiğinin kendi kavramsal özgünlüğünü dikkate almakla birlikte asıl amacın bir yeni iletişim dili geliştirmek olduğu göz ardı edilmemelidir. Kavramlar iletişimi kolaylaştırdığı ölçüde işe yarar. Aksine kavga ve anlamama inadını pekiştirdiği ölçüde zarar vermeye başlar. Anarşizm, sosyalizm, komünizm hatta liberal demokrasi eksenli tartışmaların İslam düşünce ve tarihinde nereye oturabileceğini en azından adalet, eşitlik, özgürlük kavramları ile yeniden ele alabilir miyiz? Eğer bir güncellenme arayışı varsa asıl yoğunlaşmanın bu noktada gerçekleşmesi gerekir.
Özellikle planlı bir “ılımlı İslam” projesinin inşası öncelikle inanan kesimler tarafından tüm boyutları ile sorgulanmalıdır.
Yeni Ortadoğu tablosunda “İslam” için uygun görülen işlev, son derece ciddi tehlikeleri bünyesinde barındırmaktadır. Şii-Sünni gerilimi hatta çatışmasına taraf olacak bir inanç siyaseti sadece Müslümanlar için değil tüm Ortadoğu halkları için ağır bedeller doğuracaktır.
Son günlerde hükümete yakın kimi yayınlarda sergilenen tutum bu açıdan son derece dikkat çekicidir.
AYHAN BİLGEN