Türkiye şiir geleneğinde hapishanede şiir yazma ve edebiyat yapma çok eskilere dayansa da bu izleği görünür hale getiren Nazım Hikmet’tir. Bu süreç bir süre sonraki 40 kuşağı şairleriyle doruğa çıkmış bir duyarlıktır. Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Niyazi Akıncıoğlu, Enver Gökçe, Ahmed Arif, Arif Damar gibi isimler bu duyarlığı işleyen şairlerin başında gelir. Ama denilebilir ki hiçbir şair, Ahmed Arif ve şiiri kadar mahpushaneye ilişkin değildir. İster hapishane desin, ister mahpushane, zindan, içeri ya da dört duvar...

Bu izlek ve duyarlık hemen her şiirine girmiş durumdadır. Mahpushane onun için ‘Makamı Yusuf’tur... Bu makam tıpkı Hz.Yusuf’ta olduğu gibi bir medrese, bir okul gibidir... Nefsin terbiye edildiği bir mekandır. Kendini imaja aldığı; kendini sınadığı, tarttığı, yüzleştiği ve hesaplaştığı yerdir. Bu yüzden aşkındır ve yattığı ranza, Muhammed ve İsa derecesinde kutsaldır.

Şiiri reel ve düşsel

Ahmed Arif’te mahpushane imgesi mahpusluğun tüm hallerini kapsayan bir imgedir. Ondaki ‘ben’, yani çile çeken, direnen özne sadece birinci tekil şahısla sınırlı kalmayan bir tikelliktir. Eyleyen özne, ‘sen’e, ‘o’na, ‘siz’e ve ‘onlar’a uzanabilen bir zenginliktedir. Bir karanfil naifliğinde, bir Munzur öfkesinde, bir dolu sigara dumanındadır. Reel olduğu kadar düşseldir de... Mahpusluk dört duvarla sınırlı bir hal değildir. Çok geniş bir mekana dönüşebilmektedir. Şair uzun yolculuklara çıkabilmekte, dere tepe gezebilmektedir. Bazen Altındağ‘da, bazen Diyarbekir’dedir. Ufuk geniştir, tekmil ufuklardır. Dört yön, on altı rüzgar, yedi iklim, beş kıtadır:
“Şafakları ben balığa çıkarım / Akan akmayan sularda / Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden / Bir bahar akşamı dünyada / Ben dört duvar arasında değilim Pirinçte, pamukta ve tütündeyim / Karacadağ, Çukurova ve Cibali’de...” Tel örgüler, duvarlar, demir parmaklıklar bu düşselliğe vız gelir... Lirizmin doruğundadır, tek bir dize bile kekelemeden, anlatım sıkıntısı çekmeden.

Asıl rengi yeşil

Beyin ve yürek bir olmuştur. En acılı, en hüzünlü ama en umutludur. Her zaman ‘umut ile sevda ile düş ile’dir. ‘Onur’ bu duyarlığın nirengisidir. Onu mahpushane karanlığında aydınlatan bir çift göz vardır. Zaman zaman yangın mavisine çalsa da asıl rengi yeşildir. Çünkü yeşil güzel bir dünyaya duyulan özlem ve sevgilinin gözlerine bir göndermedir.

Umut dağlarladır                

Ahmed Arif şiirindeki özne, bildik anlamda savaşan, kurşun atan, kılıç sallayan bir özne değil, daha çok baskı altına alınmış, hapsedilmiş, hakları ve özgürlükleri kısıtlanmış bir mazlumdur. Ama bu özne teslim olmayı asla düşünmeyen, dayatan ve direnen bir kişiliktir. Cemal Süreya’nın deyişiyle Ahmed Arif’in şiiri ‘Yaralıyken de arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. “Korkusuz ve pazarlıksızdır. Bilinçlidir. Yaralıdır ve yarası derindedir. Hesap ve umut dağlarladır; ‘...Ve sen daha demincek / Yıllar da geçse demincek / Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm / Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim / Yaran derine gitmiş / Fitil tutmaz, bilirim / Ama hesap dağlarladır / Umut, dağlarla...” Söylem, kimi zaman hüzünlü ve kırılgan olsa dobra dobra, delikanlı bir söylemdir ve her bir durumun bir raconu vardır... İçerisi ve dışarısı, düş ve gerçek, kavga ve sevda iç içe girmiştir... Her şey ‘Umut ile sevda ile düş ile’dir.

‘33 Kurşun’ ve Roboskî

Tarih, bir bakıma insanlığın hafızasını elinde tutar. Günlük hayatın içinde yaşanan acıları unuturuz, zaman içinde üstü küllenir. Neyse ki tarih var, hafıza var. Bütün bir ömrün tüm rüzgarları ve sabıka kayıtları var orada... Tarihin hafızasında kayda geçen sayısız olaylardan biri de tıpkı Roboskî gibi ama yıllar önce - 30 Temmuz 1943’te - böyle bir yaz sıcağında yaşanan “33 kurşun olayı“... 33 köylünün yargısız infazı daha çok Ahmed Arif’in ‘33 Kurşun’ şiiriyle kamuoyunun ve birçok araştırmacının ilgisini çekmiştir.

Vurulmuşum hiç sorgusuz

Yıllarca gündeme gelemeyen olay özetle şöyle: Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel’in kurduğu çete tarafından koyunları gasp edilen İranlı bir aşiret reisi, Türk tarafına geçerek 500 koyunu gasp eder. Aşiret reisine yardım ettikleri iddiasıyla 33 köylü yakalanır ancak suçsuz oldukları anlaşılır. Bölgeye soruşturma için gelen Orgeneral Muğlalı, 24 Temmuz 1943 günü 33 köylünün diğer köylülere ibret olması için idam edilmesini ister. Daha sonra 33 köylü yargı kararı olmaksızın, elleri ve gözleri bağlanarak kurşuna dizilir: “Vurulmuşum / Dağların kuytuluk bir boğazında / Vakitlerden bir sabah namazında / Yatarım kanlı, upuzun / Şifre buyurmuş bir paşa / Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız...”

Cehennem yürekli bir yiğit

Katliamdan kurtulan bu tek kişi bir taşın arkasına gizlenmiş ve cinayetleri başından sonuna kadar izlemiş ve yaralı halde İran’a kaçmıştı: “Baktı otuzüçten biri / Karnında açlığın ağır boşluğu / Saç, sakal bir karış / Yakasında bit / Baktı kolları vurulu / Cehennem yürekli bir yiğit... Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı / Böyle arkasında bir soğuk namlu / Bulunmayaydı / Sığınabilirdi yüceltilere... Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir / Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı Yanan cigaranın külünü - Güneşlerde çatal kıvılcımlanan / Engereğin dilini / İlk atımda uçuran Usta elleri...”

Paramparça ağzımdaki

16 Mart 2004’te, yani olaydan 61 yıl sonra Muğlalı ismi Özalplilerin yaşamlarına yeniden girdi. Genelkurmay Başkanlığı, bu tarihte Muğlalı’nın ismini Özalp’teki bir askeri kışlaya verdi. Bir caninin adının bir kışlaya verilmesi; devletin ve o zihniyetin bölge insanına  yaklaşımını da gözler önüne sermiş oluyordu zaten; “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz. / Rivayet sanılır belki / Gül memeler değil / Domdom kurşunu / Paramparça ağzımdaki...”

Tarih unutmayacak            
                           
Demokrat parti 1950 yılında kimi engellemelere rağmen ‘Muğlalı olayı’nı örtbas etmeyip gerçeği açığa çıkarmıştı. Aynı şeyi Roboskî olayında şimdiki hükümet için söylemek şu ana kadar mümkün görünmüyor. TBMM’nin oluşturduğu bazı komisyon üyeleri bile olayı katliam olarak aktarırken hükümet olayın üzerini örtmeye çalışıyor. Ama bilmiyorlar ki insanların hafızası unutsa da tarihin hafızası unutmayacak. Tüm kirli çamaşırları bir bir ortaya döküp gereğini yapacak. Ahmed Arif’in deyişiyle: Ol hikayet böyledir çünkü...



HİCRİ İZGÖREN