
Uzun soluklu bir yürüyüşün ardından ulaşmamız gereken yere gelmiş, yorgunluğumuzu unutmak için hemen çaydanlık ve bardaklara sarılmıştık. Sıcak çay, sıcak sohbet derken konu konuyu açmış ve konuşmalar geçmişin, özgürlük ve kadın tarihinin derinliklerine ulaşmıştı.
Bizler için tarifi mümkün olmayan anlamlara sahip birçok kahramanı anmış, onları yad etmiştik. Konu bizler için artık efsane olan Bêrîtan yoldaşa geldiğinde ben hemen onun yıllar sonra açığa çıkan görüntülerinden söz etmeye başladım. Acaba daha hangi arkadaşın görüntüsüne, sesine, fotoğraflarına ulaşacağız dediğimde, yanımda duran bir arkadaş; “dur sana bir ses dinleteyim, bakalım tanıyacak mısın?” dedi.
…Ses tanıdık / Ses en yakın / Ses ben, biz, hepimiz…
Ses alıp götüren, yüreğin en derinliklerinden gelen insanı sürükleyen bir tonda…
Bir ses bu kadar içten, bu kadar yürekli, canlı, hayat dolu, isyan ve mücadele yüklü olabilirdi. Bir ses beni ancak bu kadar benden uzaklaştırıp beni bu kadar bana yakınlaştırabilirdi. Çok zaman olmuştu böyle bir sesi duymayalı, çok zaman olmuştu devrimin kıvılcımlarını gürleştiren stranlarımızı bu kadar içten söyleyeni dinlemeyeli.
Katliam sızısı bir nehir olmuş
Kürdün dört parçada yükselen çığlığı sanki tek bir seste toplanmış, tek bir seste can bulmuştu. Kürtlerin dün Dersîm’de, Mahabad’da, Halepçe’de ve Amûde’de yaşadığı katliamların sızısı bir nehir olmuş, bu sesle birleşmiş ve bugün Roboskî’de, Şengal’de, Mako’da ve Kobanê’de delicesine akan bir akarsuya dönüşmüş, denizlere deryalara ulaşmıştı. Öyle bir çığlıktı ki bu sadece Kürtleri değil tüm insanlığı bir kere daha onuruna sahip çıkmaya çağıran, bunun için dünya denilen deryada durmadan soluksuzca çağlayan bir sesin çağrısıydı.
Kim bu sesin sahibi? demeden, soluğumu göğüs kafesimin arasında saklayarak sustum ve ardı ardına sıralanan stranları dinledim. Devrime sevdalanmak bu kadar mı güzelleştirir insanı, bir insanın sesi bu kadar mı inanç, umut, mücadele kokar. İnsanın zihnindeki ve yüreğindeki inanç bu kadar mı ses tonundaki tınılara yansır, melodilere dönüşür. Demek ki, melodiler de bir manifesto olabiliyor, sesin sahibi ezgileriyle insanlığı mücadeleye çağırabiliyordu.
Bir süre geçti dördüncü strandı sanırım.
Lorî, lorî, lorî… mirov esîr be di welatê xwe da zore…
Bir anda boğazım düğümlendi, sanki bir yumru değil de Kürtlere reva görülen tüm acılar bir yumak haline gelip boğazımda durmuştu. Ne yutkunabiliyor, ne de o düğümü çözebiliyordum.
Kobanê’nin sayısız kahramanı…
Konuşmak, bu sesle diyaloga geçmek, sese sarılmak, bağrıma basmak istedim. Yapamadım, yapamazdım da zaten. Stranın ezgileri kulağıma çarparken, Roboskî’nin kaçak çocukları, Şengal’in ‘iblis’ diye tanımlanan melekleri, Kobanê’nin agitleri gözlerimin önünden geçti. Önce buz gibi havada sımsıcak bir yürek olan sınırsızlığın sınır hattında yürüyen çocuklar, sonra da kutsal Laleş’te lanetlilerin çirkinliğine tanık olan güzellikler ve insanlığın yaşam beşiği olan Kobanê’nin sayısız kahramanları… Sesle birlikte onları da tutmak, sımsıkı sarılmak, hiç bırakmamacasına kucaklamak istedim. Bir, on, yüz, bin… fark etmez, tüm canları kucaklayabilecek kadar bir derinlik açmıştı bu ses benliğimde…
Sanki bu sesle insanlığın tüm beşeri özelliklerini yitirmiş, yok olup kaybolmuştum.
Zaten bu zaman diliminde insan olmak isteyen önce kendini yok etmeli, milyonlara bölmeli, özüne ait olmayan ne varsa yakıp yıkmalı, küle dönmeliydi. Ancak böyle yaratabilirdi kendini ve insanlığı.
İşte bu ses oydu!
Bu ses kendisini milyonlarca defa parçalamış, bölmüş, yakmış, küle dönmüştü. Hiç kimsenin, bedeninde açılan yaralara dokunmasını istemiyordu. Yaraları onun güzelliğiydi. İnsanlığı o yaralarda yeniden yaratacaktı. Bu yüzden de kirden arınmayan hiçbir el onun yaralarına dokunmamalıydı.
İşte bu yüzden bu kadar derinden etkilemişti bu ses beni.
Çünkü yaralı bir sesti bu. Yanmış, küle dönmüş, külleri Semalarda Yücelen bir sesti.
Bu; “Kürtlerin yükselen çığlığını duymuyorsanız, durun ve bir kere daha insanlığınızı sorgulayın. Göreceksiniz ki kaybeden yalnızca Kürtler değil, bir bütün insanlık olacaktır” diyen Sema Yüce’nin sesiydi.
DERSİM UÐUR KAYMAZ