
Sorgulanamaz yasakları, sınırları olan bir toplumda kadın olmak... Devlet baskısı, mahalle baskısı, aile baskısı ve toplumun değer yargıları, kadının yaşam alanındaki duvarları nasıl da yükseltiyor, kırılamaz bir zincirin son halkası olmak nasıl da öldürüyor. Gözlerinizle bakıp geçerek değil, kalbinizle bir görebilseniz...
Bütün kadınların bu yönde tavır alabilmesi, saçma sapan değerler altında ezilmemesi, erkek egemen toplum anlayışına uygun yalıtılmış, uyuşturulmuş ve steril yaşamdan kurtulmaları en büyük özlemimdir.
Bu coğrafyada kadınsanız...
Benim yaşadığım coğrafyada kadınsanız, sözlerinizi özgürce söylemekten korkuyorsunuz ya da korkutuluyorsunuz. Üzerimizde bu kadar baskı varken kendimizi bulmaya, gerçeklemeye, kendi değerlerimizi oluşturmaya ve var olmaya çalışıyoruz. Çok zor bir süreç ama direnmeden, üretmeden egemen anlayışın istediği gibi yaşamak çok aşağılıkça. Düşünsenize; sana nasıl davranman, neler giymen, nasıl konuşman, nelere inanman gerektiği ve hatta kimi seveceğin, senin yetersiz, aciz ve korunman gereken zayıf bir figür olduğun varsayılarak gelenek, görenek, töre adı altında dayatılıyor. Kendini var etmen güçleşiyor, tüm baskı kurumları (Devlet, din, aile, hukuk) hep beraber çullanıyor üzerimize, sessiz çığlıklarımız dolanıyor ortalıkta.
Duyarsızlıktan rahatsızım
Bilinçlenme ve eğitim olmadan, sadece kavramlarla yapılan eylemler ve tek başına duruşlar, boşuna çabalamaktır. Kadın hareketlerinin en büyük eksiği, bu kanıksanmış yapısal durumdan rahatsız olan erkekleri yanına almamaktır. Çünkü tanrı, devlet, ordu, hukuk ve toplum bile erkektir bu yapıda…İşte ben, toplumdaki bu yoz, ilkel değerlerden rahatsızım.
Rahatsızlık duymamın temel nedeni duyarsızlık. Son zamanlarda yaşadığım ilçede beni fazlasıyla rahatsız eden, tahammül sınırlarımı zorlayan meseleler var.
Düpedüz cinayet!
İki önemli konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Birincisi Viranşehir’de her gün artan ve kanayan bir yaraya dönüşen kadın intiharları…
Bilmem farkında mısınız? Ya da ne kadar dikkatinizi çeker bilmiyorum; yaşadığım ilçede, son 2 yılda 20 kadın intihar etti ve bunun arkası kesilmeyecek gibi görünüyor. En son iki hafta önce, 16 yaşında genç bir kadının intihar haberiyle sarsıldım.
Bunlara intihar demeyelim; düpedüz cinayet bu yaşananlar. Çünkü o genç kadınlara başka seçenek bırakmıyoruz. Yani gözümüzün önünde yaşananlara sessiz kalarak bizler zemin oluşturuyoruz. Bu konu üzerinde çok sık rastladığımız ve çok iyi bildiğimiz bir şey var ki dayanılacak gibi değil; o kadınlara önce kendi elleriyle intihar mektubu yazdırılır ve …
“O” kadınlar arkalarında bir anı, bir yaşanmışlık bile bırakmadan giderler, hiç yaşamamış sayılırlar…
Yeniden başlamak ama nasıl?
İkinci olarak değinmek istediğim konu, Suriye’deki iç savaş nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan, Rojava’dan gelen savaş mağduru kadınlar. Konuya şöyle bir giriş yapmak istiyorum; ülkenizde iç savaş var; (savaşın nedenlerine, kimin haklı, kimin haksız olduğuna, nelerin yapılmak istendiğine girmeyeceğim. Olaya sadece kadın duyarlılığı üzerinden bakmak istiyorum çünkü.) Bir anda yaşadığınız şehir, köy bombardımana uğruyor, eviniz, barkınız, düzeniniz darmadağın oluyor. Eşinizi, çocuğunuzu, ailenizi, akrabalarınızı kaybediyor, büyük bir şok ve yıkım yaşıyorsunuz. Tek çareniz, geride kalan yakınlarınızla beraber kendi canınızı kurtarmak için bir yere sığınmak. Öyle bir durum ki, başka hiçbir şey düşünemiyorsunuz, amacınız sadece canınızı kurtarmak... Ölümün nefesini içinizde hissederken, bir yolunu bulup sınırları aşıp, can havliyle bu ülkeye kendinizi atıyorsunuz. Sonrasında, bir yerlerden başlamak istiyorsunuz, ama nasıl? Dil yok, kimlik yok, iş imkanı kısıtlı. Açlık sefalet içinde çırpınıyorsunuz. Sığınacak bir çatı da yok. Ne yapacaksınız? Tek çare; şehrin dışında çadır kurmak.
Satacak tek şeyiniz kalıyor; BEDENİNİZ!..
Çadırlarda yaşamaya başlıyorsunuz ama yetmiyor; insanın ihtiyacı bununla sınırlı değil. Açlık korkusu sarıyor sizi, dilenmeye başlıyorsunuz, çoluk çocuk yaşlı. Hor görülüyorsunuz, herkes size yokmuşsunuz gibi davranıyor, gördüklerinde yüz çeviriyorlar. Görmüyorlar, duymuyorlar, bilmiyorlar değil, asıl mesele görmek istemiyorlar. Olmuyor; açlık gün geçtikçe daha da dayanılmaz hale geliyor. Birileri yardım etse de bir kaç gün idare edebiliyorsunuz, ya sonra?
Açlık korkusu, ölüm korkusu baskın geliyor ve artık saf insanlık onuru ayakta durmanızı sağlamıyor. Satacak tek şeyinizi; yani kendi bedeninizi satıyorsunuz. Geceleri yol boylarında, kuytu park köşelerinde, çaresizliğinize kurban ediliyorsunuz.
Altın tepside sunulmuş hediye
Ya da yaşamınızı sürdürebilmenin başka bir yolunu deniyorsunuz; evlenmek... (Kadın bedeninin başka yolla toplumsal değerlere, kurallara uygun şekilde satışa sunulması)
Çarşıya çıkıyorsunuz, işyerlerine girip, selamlaşıp konuya giriyorsunuz; "Ben savaştan kaçtım, mağdurum, evim yok, aşım yok evlenmek istiyorum, ne olur sevaba girersiniz, bizi yerden kaldırın nikahınıza alın" diyorsunuz. Karşınızdaki evli olduğunu söyleyince, "Olsun razıyım, beni ikinci eş olarak al, sığınacak bir yerden başka hiçbir şey istemiyorum" diyorsunuz.
Yaşlı adamlar, kızları, torunları yaşında genç kadınlarla evleniyorlar. Genç, çocuk yaşta veya olgun kadınlar fark etmiyor, hepsi bunu yapıyor. Birçok erkek, kaçırılmaz fırsat olarak görüp, değerlendiriyor bu altın tepside sunulmuş hediyeyi.
Bu durumda, hem ilk eş mağdur, hem ikinci eş mağdur. Kadının bu durumda; toplumsal geleneklerden, törelerden, dinsel anlayıştan, payına ne düşeceği zaten belli, sonuçta olan yine kadına oluyor.
Erkek egemen anlayışın erkek figürleri, gene üzerlerine düşen görevi eksiksiz yerine getiriyorlar Aç aç ortada dolaşıp yardım isterlerken görmeyenler, görmezden gelenler, konu kadın bedeni üzerine, tanrısal erkeklik şehveti olunca, ne hikmetse birden yardımsever kesiliyorlar!
Kim sorumlu?
Bu durumdan, sadece ikiyüzlü çıkarcılıkları ile bu çaresiz kadınları kullananlar mı sorumlu? Hayır, hepimiz sorumluyuz, kadını erkeği hepimiz sorumluyuz. O çaresiz kadınların, doğru bir şey yaptıklarını savunmuyorum ama aynı zamanda onları böyle davranmaya mecbur bırakanlar arasında biz yok muyuz?
Öncelikle kendimizi de sorgulamamız gerekiyor.
Tamam, biz bu durumdan faydalanmadık ama bu duruma gelmemesi için de bir şey yapmadık. Tanık olduk, gördük ya da duyduk. Her şey normalmiş gibi hayatımıza devam ettik. Bir yerlerde fısıltı halinde konuştuk, "yazıktır, ayıptır" deyip geçtik/geçiyoruz. Toplumun bu kanayan yaralarına sessiz, tepkisiz kalmamalıyız. Bir şeyler yapmalıyız, bir şeyler yapmalıyız! Herkese ulaşmalı herkese duyurmalıyız!
Destek olun!
Sistem sadece kadınları değil, kapitalist sermayeye payanda olmayan, bürokratik çevrelerde itibar görmeyen herkesi eziyor, ama farkına varan yok, kutsanmış değerleri korumakla meşgul milyonlar var.
Delilik, delilik bu!..
Sadece kadın dernekleri ve kadınlarla sınırlı kalmamalı bu çağrı, tek boyutlu bakılmamalı ve duyarlı herkes dahil edilmeli bu zorlu engellerle dolu mücadele yollarına...
Toplumun hafızasında travmaya neden olan, tüm bu yaşananların son bulması için harekete geçilmesi gerekiyor, ne yapılabilir, nasıl yapılır, nerden başlanır, nasıl önüne geçilir bilemiyorum ama taşın altına elini sokmadan da bir şey yapılacağını sanmıyorum, bir ses, bir çığlık atmayı deniyorum, bulunduğunuz yerlerden ulaşabileceğiniz her şeyle destek olmanızı istiyorum…
GÜLAY SAYDAM/WÊRANŞAR