Geçtiğimiz günlerde Yüksekova’dan bir tim komutanı, video paylaşım sitesinde bir video paylaştı. 90’lı yıllarda özel timlerin kulak/burun koleksiyonculuğunu bilenler için bu paylaşım epey tanıdıktı. Şimdilerde tim mangalarının format değiştirerek mobil trendlere ayak uydurduğunu görmek bizi şaşırttı. Eskiden arşiv meraklısı olanlar beden koleksiyonculuğu yaparken şimdikiler magazin meraklısı bir halde görüntü paylaşıyor. İki silahla geziyor şimdiki timler; ateşli silah ve super megapiksel akıllı telefon. Bu arada Varto’da görevli başka bir tim mangası daha konum atarak DAİŞ’in nazi bandrollü işkence fragmanlarına nazire yaparcasına, bir kadın savaşçının parçalanmış bedenini dolaşıma soktu. Günümüz militarizmi paylaşmaya pek meraklı, özellikle de sanal alemde!

Yüksekova’dan yüklenen video, bas böriton volumele gırtlağından konuşan bir tim komutanının nutku ile başlıyordu.  Cuma hutbesinde minbere çıkmış bir imam misali seküler bir vaaz döktürüyor komutan. Karşımızda yüzü koyun yere yatırılmış bir yığın Kürt, sahnenin cemaati olarak kurgulanmış belli ki. Secde eder şekilde yanaşık düzenle yere yatırılan Kürtlerle, tim komutanı kısa metrajlı bir film çekiyor sanki.  Yazan da, yöneten de, oynayan da, elinde kamerayla filmi çeken de tek kişi. Etrafta eli silahlı gezen maskeli aslancıklar ise bir cast ajansının figüranlarını andırıyor. Karşımızdaki faşist-politik bir stand-up sanki. Komik olan belki de tek şey komutanın kendisi. Militarizm tam da rasyonel olma kaygısı güttükçe parodikleşir. Zorlama bas bariton ses efekti, ergen davranış kalıpları, lanlı konuşma replikleri komik olmaya çalışan kitch bir CMYLMZ platosu gibi. Ne var ki sahne ilerlediğinde izleyicilerin hepsinde “biz bu filmi görmüştük” duygusunun uyanması kaçınılmaz. Aslında bir devam filmi bu. 1990’lı yıllardan kalan bir filmin kısa metrajını izler gibiyiz. 90’lar diye klişeli habis yıllar Kürtlere dönük “kısmi soykırım” konseptinin carileştirildiği yıllardı. O yıllardan hasbel kader kurtulmuş olanlar bu videoyu “işte buydu” tepkisiyle karşıladı. 


Zalim, sömürgeci otoritenin geri dönüşü 

Siyaseten her şeyin “tek”inin makbul olduğu bir ülkede, tim komutanının tek kişilik stand-up yapması normal. Tek dil, tek vatan, tek bayrak mottosunun egemen olduğu bir yerde videonun tek sahibi, tek konuşanı, tek muktediri, tek senaristi, tek sesi olacaktı elbet. Tim komutanı şerik kabul etmez. Tim komutanı kutsal milli iradedir. Tim komutanının ilham aldığı saray sakini Türkiye’nin baş tim komutanı da tanrısal bir diskurla, “Biz Kürtlerin amellerine bakarız” dememiş miydi geçen gün. Tam da o yüzden başını kaldırıp ona bakmak cüretini göstereni paylayacaktır. “Bakma lan bana” diyor Yüksekova aslanı, çünkü o bakan baş, başkaldırıyor mütemadiyen. Bu sahnede o baş kalkmayacak. Tim komutanı bir iktidar temsilidir aynı zamanda. Bu yüzden hükmetme hakkı onun, bu yüzden işkence eşliğinde milliyetçilik edebiyatı parçalama hakkı onun, bu yüzden kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yapma hakkı onun.

İktidar röntgencisi Foucault’nun iktidar spesiyallerini hatırlama vaktidir. Karşımızdaki tim iktidarı tam bir resital heveslisi. Modern koreografilerle, beden siyasetleriyle muhafazakar iktidar tam bir görülme meraklısı. O kadar görülme meraklısı ki, elinde kamerayla hükmettiğini kaydetmek, dünyaca ünlü bir video paylaşım sitesine ekleyerek izlenmek istiyor. Göze hitap etmek istiyor aslında. Gözü korkutmak ve de göze girmek için. Oysa Foucault, “iktidarın değişik toplumsal süreçlerin içine geçerek örtük bir seyir aldığını” söylememiş miydi bize. Olayımızda tam tersine, tim komutanı hiç bu kadar çırılçıplak olmamıştı. Devleti, elinde silah tutan asker olarak tarif eden Lenin’in tespiti kadar berrak ve örtüsüz bir iktidar. Velhasıl Kürdistan’da ayaklar altına alınan zalim sömürgeci bir otoritenin geri dönüşünü izlemekteyiz. 


Soykırımla lekenen ‘kamu düzeni’

Videonun mühim taraflarından biri işin şiddet kısmı. Bu şiddeti buzdolabından çıkaranlar kamu düzeni üzerinden bunu gerekçelendirmekte. Tim komutanlarını davudi bir stratejik derinlikle sahaya çıkaranın her cümlesi kamu düzeni ile başlıyordu nitekim. Bilenler bilir “kamu düzeni” retoriği 1915 yılında çıkarılan Sevk ve İskan Kanunu’nda geçen “asayişin korunması” gayesinin Türkçesi. Yani soykırımla lekelenmiş bir kavramdır kamu düzeni. Kamu düzeninin sağlanması tam da “Türk’ün gücünü göstermek” olduğunun en iyi ifşası tim komutanının sözcüklerinde saklı. Kamu düzeninden kasıt Türk’ün yaşamadığı bir bölgede onun gücünü hissettirmek. Şiddet tekelinin müzahir trolleri bu manada işi Weber’e kadar götürmeye gerek bile görmedi. Kamu düzeni kavramının, Nazizmin en bombeli yastıklarından olduğunu da bilenler bilir. Hukukun muhtevasındaki şiddeti örten sofistike kavramlardan biridir kamu düzeni. Tam da bu yüzden meşhur “şiddet eleştirisi” metninde Benjamin, hukukun şiddetle akrabalığına ciddi bir mesai harcar. Ezcümle kamu düzeni için devlet şiddetini sahaya sürenler hukukun gücünü göstermek için değil Türk’ün gücünü göstermek için çırpınmakta. 

Bu arada tim komutanının sayıkladıklarının üzerinde durmak ise en gereksiz olanı. O aslında söyleme derdinde değil zaten, gösterme derdinde, güç gösterisi peşinde. Söyledikleri, sessiz filmin sıkıcılığını saklamak için yapılmış ırkçı bir dublaj gibi. Yeni ırkçılık ile klasik ırkçılık arasındaki mesafeyi alabildiğine azaltan bir hubrisden hareket eden bu söylevler aslında yere yatırılana değil, bize yönelik. Biyolojik ırkçılıktan mülhem bir tavırla Kürtleri, efendi Türk’e layık görmediği için onları itaatkar bedenler olarak sıraya dizmesi izleyicilere dönük tam bir DM tweeti. Sahne bu yüzden daha çok klasik ırkçılık külliyatından bir esinti gibi. Zira parodikleşen kurban değil, bizzat fail. Zaten sömürgeciliğe özgü ırkçılıkta komik olan şey, sömürgecinin gerçekliği iptal eden irrasyonalizmi değil mi? Hülasa “ben saksı değilim” diyen tim komutanı bize klasik ırkçılık günlerinden bir demet nostalji sunmakta. Yere yatırılıp ters kelepçe tattırılan kişilerin kimlikleri de anlamlı. Onlar her şeyden önce Kürt. Hem sınıfsal hem de etnik aidiyet olarak double sistem muhalifi bir Kürtlüğü ezmek için “eğit donat” olan tim komutanı bu kimliği yakinen bilmekte. Tim komutanının sesi o yüzden bas bariton zaten. Hem Kürt hem de üstüne üstlük işçi Kürt’e, ince bir tenor sesini çıkaracak değildi.

Ezcümle Öcalan 1999 yılından 2005 yılına kadar tim komutanlarına “devletin Kürtlere ne yaptığını”, 2005 yılından 2015 yılına kadar ise “devletin ne yapması gerektiğini” anlatıp durdu. Devletin tim aklı ise yüz yıl önce tıpkı İttihatçılar ile Taşnak Partisi müzakerelerinde olduğu gibi bu süreçten “ne yapmaması gerektiğini” çıkardı. Hülasa baş tim komutanı süreci buzdolabına koyarken, buzdolabındaki “kısmi soykırım” menüsünü çıkarmışa benziyor.