
“Hakikat evrenin oluşum dilinden duyulan heyecandır” Önderlik
Oluşumun dili özgürlüktür. Evren kendi oluşum zamanına sahiptir. Toplumlar ancak evrensel bütünlüğe ulaştıkları zaman özgürlüğün evrensel oluşum anlarını tamamlayabilirler. Bu insan eliyle yaratılan sınırların yıkılması ve “öz” olana ulaşmaktır. Doğayla yakalanan gerçek özgürlüğün sesi, rengi ve çeşitliliğin birlikteliğinin adıdır. Doğa sadece ekolojik bir olay değildir. Tüm evrenselliği bağrında taşır. Sınırları yoktur. Attığımız her adım bu sistemi etkilemekle birlikte evrendeki her dinamik bizlerin yaşamında yenilenme ve süreklilik yaratmaktadır. Evrensel sistem toplumun yaşamında yansımasını buluyor. Yaşama biraz anlam vererek yaşayan her duyarlı aklın görebileceği bir açıklıktadır bu bağ. Karmaşık ya da yabancı bir olay değil. Yaşamın kendisidir.
Binlerce yıldır insanlığa dayatılan tek bir gerçeklik vardır. Sınırlar. Sınır olgusu sanal bir gerçekliktir ve korkuya dayanılarak yaratılmıştır. İlk sınır kadına çizildi. Ellinden alınan her değer ile arasına bir sınır konuldu. Yakınında olana dahi ulaşamayacağı kadar derin düşünsel sınırlar. İnsan aklının evrenden kopuşu demekti bu. Evrenin sınırsız zenginliğine karşı insan sürekli bir yerlerde ya da kendi düşüncelerinin içinde iktidarın yarattığı bir mahkûmiyeti yaşadı. Elbette gerçek tarih hiçbir zaman iktidarın diliyle konuşmaz. İktidar olgusu özgürlük kadar güçlü değildir. Tarih özgür bir akla sahiptir. Her ne kadar sürekli farklı yorumlarla ters yüz edilmeye çalışılsa da gerçeğin yorumu gerçek olamaz. Sadece yorumdur. Gerçek olan hakikat olan kendi yolundan asla taviz vermez ve her fırsatta kendini açığa vuracak zamanı ve mekânı yaratır. Bunun pek çok örneği kendini dışa vurdu. Derinleştirilmiş köleliğin ve iktidarın içinde bastırılmaya çalışılan bu çıkışlar insanlığa güçlü bir miras ve fikir birikimi olarak sahnedeki yerini aldı. Ve günden güne devlet ve erkek iktidarı derinleştikçe karşı düşünceler daha da güçlü haykırmaya devam etmektedir.
Şimdiye kadar yaratılan her özgürlük çıkışı 4 Nisan tarihinde baharla gelen doğuş kadar yakıcı ve birikmiş değildir. Zaman ve mekân evrenin yeniden kendi dilini konuşmak için uyanışa geçtiğini anlatır gibidir. Evrensel değerlerden uzaklaştırılan insanın sağırlığına karşı bir uyanıştı bu zaman dilimi. Bir çocuğun gözünden kendini yeniden insanlığa sunduğu zamandı. ”Ya bu yaşama bir şey katacağım ya da bu yaşamı hiç yaşanmamış sayacağım” diyen bir çocukluğun arayışıydı bu zaman. Kendini anlatmak için o kadar görünür kılmıştı ki kendini evren. Kışın derin uykusuna yatırılmış bir halkın Newroz’unu kutlar gibi uyanışını baharın en yeşil zamanını yeni yaşamın filizini 4 Nisan’da yarattı. Urfa’da insanlığın beşiğinde... Urfa’da tanrısal gerçekliğin insandan uzaklaşıp göklerde belirsizleşen korkutucu bir güç halini aldığı mekânda. Urfa’da peygambersel çıkışların mekânında... Maneviyatın ve inancın göbeğinde zaman ve mekânını yaratarak evren yeniden doğuş için en güçlü adımını attı.
4 Nisan’da doğan çocukluk halkların baharının büyük müjdecisiydi. Tüm zamanların kafeslenmiş ve derdest edilmiş toplumsallığının en çetrefilli, en kıskaca alınmış diliminde yeni umutlar yaratmak ve bu umutların savaşçılığını yapmak cesaretten daha fazlasına sahip olmak demektir. Büyük arayış bu noktada başlamıştı. Aile çaresizliği ve artık verebilecekleri bir toplumsal değerlerinin olmayışı sürekli bir yürüyüşü arayışı zorunlu hale getirse de bu arayış tek bir kişinin basit yaşam alanı yaratma hayali değildi. ”Sen benim hiç doğmamış çocuğumsun” diyordu daha ilkokul sıralarında yazdığı bir makalede. Hep daha fazlasını isteyen hep daha ileriye bakan ‘’hiç doğmamış’’ özgür bir çocuğa duyulan özlemdi belki de bu. Ya da tüm evrenin bitimsiz oluşumunda hak ettiği yeri alan ahlaki politik özgür toplumdu “hiç doğmamış çocuk.” Bunun savaşçılığını başlattı. Sürekli aktı. Bu akış var olan topluma bir isyandı. Devlete iktidara ve çizdiği sınırlara… İsyan daha da büyüdü. Sınırlara sığmadı. Sınırlarını aştı. Sınırların yarattığı parçaları aşmak için cesaret ve inanç verdi. Örgütlü toplumun yeniden doğabileceğini ancak köleliği aşarak özgürlüğün bütünlüğünü yakalayabileceğinin inancını yarattı. Savaştı ve savaştırdı. Kadınla başlayan zincirli yabancılaşma ve kafeslenmeyi parçalamak için Zilan’lar yarattı. Bu erkeğin iktidarına karşı alınan en büyük intikam en güçlü vuruştu. Kadının yeniden doğuşuydu.
4 Nisan 1949 Amara doğumlu olan Önder Apo’nun doğuşu ve çocukluğuyla başlayan arayış basit bir başkaldırı değildir. Yaşam yeniden anlam bulmuştu. Her kadının her çocuğun gözlerinde kendini fark etmenin keşfetmenin güzelliğini oturttu. Hep çocuk kalan bir yüreğin çocuk hayalleri için yeni temiz bir dünyada arkadaşlıklar ve toplumsallıklar oluşturma mücadelesi başlamıştı.
Doğuş, varlığın yokluğa karşı direnmesinin zafere ulaşma halidir. İnsan ve toplumu söz konusu olduğunda yeniden varlık kazanma, varlığın anlamını büyütmesidir. Bu tür doğuşlar fiziksel yaşamla sınırlı kılındığından ancak ölüm korkusu karşısında anlam ifade eder hale getirilir. Bu tarzda empoze edilen doğuş algısı, aslında sürekli ölümü çağrıştıran, hatta bizzat üreten bir zihniyet durumunu ifade eder. Hakim sistem bu zihniyete dayanarak ölümleri yaygınlaştırdığı gibi tam da bu amacına denk bir yaklaşımla fiziksel sınırlarda varlığı sözde kutsamadan edemez. Oysa bir insan için en çok iradesi dışında gerçekleşen doğuş, fiziksel olanıdır. Egemen sistemin yüklendiği püf nokta da budur: ‘Doğuş, ne olursa olsun, insan iradesinin dışında kalmalı, bu sınırda tutulmalıdır’. Bu sayede varlık, kendi gerçek anlamından uzaklaştırılır, hatta tersine dönüştürülür.
Önderliğimiz doğmuş olmaya ‘nasıl yaşamalı’ sorusu ile anlam yüklemekle birçoğumuzun daha doğarken hapsedildiği egemenlikli sınırları da aşmış, yaşamı kendi gerçek tanımına kavuşturmuştur. Bu, doğuşun gerçek tanımına yeniden dönüştür. Tüm insanlık adına varlığın anlamlı, iradesel kılınmasıdır. Gerçekleştirilen doğuş, tüm insanlık adına olduğu gibi, kökenini toplumsallaşmanın temeline dayandırmakta, tüm insanlığın doğuşu ile anlamlandırmaktadır. Egemen sistemin toplumsal olanı çarpıtması, giderek her bir bireye dek zihniyet ve vicdan durumunu parça parça ederek dayattığı sanal yaşam bir başka ifadeyle ölüm karşısında tek kişilikte insanlığı bütünlüklü anlamlandırma, toplumsallığı temsil etme, gerçekleşir kılma mücadelesi ile bu anlamı kalıcı kılmasıdır.
Önderliğimizin daha çocuk yaşta doğuşa kaynaklık eden analık gerçeğine yüklediği anlam böyle bir arayışı yansıtmaktadır. Analık, kendisine yüklenmiş tüm anlamsızlıklardan arındırılarak insan toplumuna kaynaklık etme rolü güncelleştirilerek iradesel kılınmaktadır. Ataerkil-devletçi sistemin anlamlı doğuşları engellemede en etkili araç olarak kullandığı bir çocuğu doğum aracı kılmaktır. Bir analık tanımı özgür kılınmakla doğuşun da özgür kılınması sağlanmaktadır Önderlikte.
Önderliğimizin dayatılan egemenlikli ilişki tarzına daha çocuk yaşta direnişi, Üveyş ana şahsında direnen neolitik toplum özelliklerini sonuç alıcı mücadele tarzına kavuşturma arayışı, kaynağını bu yönlü sorgulamadan almaktadır. Bu ilişki tarzına yüklediği anlamı daha sonra AİHM savunmalarında şöyle değerlendirecektir: ‘Dönüp geriye baktığımda, onun ana tanrıça kültürünün soylu bir sesi olduğunu ve bu sesi bana ulaştırdığını büyük bir minnetle anacak ve kabul edecektim. İsyan ettiğim anam değil, kadını, anayı hiçleştiren erkek egemen toplumun zalim, yabancılaştıran, ikiyüzlü düzeniydi.’
Bu doğuşun kaynaklık ettiği ikinci doğuş ise kendi toplumsallığını kurma tarzını örgütlü yapıya yansıtması, mücadele araçlarına kavuşturmasıdır. PKK olarak kendi kimliğini bulma, birinci doğuş iddiasını daha da büyüterek kendi toplumsallığını kurma mücadelesine yöneltmedir. Birinci doğuşa kaynaklık eden iddia ikinci doğuşla mücadeleye, örgütlü harekete dönüştürülmüştür. Önderliksel doğuş olarak anlam kazanmış, bir halkın, kadının yeniden doğuşu olarak tarihsel sonuçlara yol açmıştır. Bu sürece yönelik değerlendirmelerinde Önderliğimizin en çok üzerinde durduğu konu, ikinci doğuşa kaynaklık eden arayış ile bu arayışla hedeflenen sonuçların yetersiz kalmasının kaynaklarının aydınlatılması ve aşılmasıdır. Bu aynı zamanda Önderliksel doğuşun yol açtığı toplumsal yeniden doğuşa dayatılan ve toplum için ölüm anlamına gelen sapmaların da köklü çözümlenmesi, aşılması, toplumsal özgürlüğün yaşamsal kılınması, güncele dayatılması arayışıdır.
Üçüncü doğuş ise bir tutam çocukluk hayalleriyle devlet ve iktidar olgusunu çözümleyerek, aşarak varoluşun dilinden tüm toplumların demokratik ve özgür birlikteliğini ifade eden 21. yüzyılın özgürlük felsefesi olan kendini bilme kendi olma felsefesine ulaştı. Doğal doğuşun ve ikinci doğuşun anlamlandırılması, ölümsüz kılınmasıdır. Doğuşun korunup toplumsal olan için ölüm anlamına gelen her türlü sapmanın önünü almak üzere gerçekleştirilmiştir. Önderliğimizin özgürlüğü zorunluluğun aşılması olarak tanımlaması, demokratik konfederalizm sistemi ile gerçekleşir kılması bu yaklaşımın ürünüdür. Bu yolla toplumsal olan hâkim sistemin zemini dışına çıkarılıp kendi zemininde kendi doğuşunu gerçekleştirip kendini var kıldıkça kendi gerçek tanımına da kavuşmakta, hakim sisteme karşı direniş gücünü yükselterek toplumu özgür kılmaktadır.
Doğuşunu, varlık kazanmasını ‘nasıl yaşamalı’ sorusu ile anlamlandıran Önderliğimizin ulaştığı özgürlük tanımı ve çizdiği mücadele perspektifinin hepimiz açısından yaşamı, doğmuş olmayı anlamlı kılmasından, bizi var etmesinden, kendimiz olma bilincine ve direniş gücüne ulaştırmasındandır ki 4 Nisan’ı doğum günümüz olarak hissediyor, bu günü özgürlük yoluna girerek anlamı büyütmemizi sağlayan tarihsel an olarak kutluyoruz. 4 Nisan’ı kutlu kılan, Önderlikteki özgürlük arayışı ve egemenlikli sistem karşısındaki direniş gücünün büyüklüğüdür. O halde 4 Nisan’ı kendi gerçek tanımına denk bir yaklaşımla direnişi yükselterek karşılamak, kendi kutsallığımızı büyütmenin, kendi doğuşumuzu anlamlandırmanın da tek geçerli yoludur. Hele de bu direniş Üveyş anada dile gelen ana tanrıçanın soylu sesine yanıt olmak, ana tanrıçaya layık olmak adına gelişmiş, büyümüş, güçlenmiş ve insanlığın temel kanunlarının güncel kılınmasına kaynaklık edecek düzeye gelmişse en çok da biz kadınlar olarak herkesten daha fazla 4 Nisan’ı direnişi yükselterek kutlamalıyız.