Yaşlanmanın kendini belli ediş biçimleri her insanın bünyesine ve ruhuna göre değişiyor. Kimi kırışıklarını sayıyor, kimi kalp kırıklıklarını… İlk gençlikten kalanlarla yola devam etmek içinse zamanın terazisi yeter. Kimler seni yarı yolda bıraktı, kimler utandırdı, kimler onurlandırdı? Canım Murathan Mungan’ın o güzelim dizeleriyle söylersek “kimse bize ihanet etmemiş, biz kimseyi aldatmamışken” nasıldık, şimdi nasıl?

Aslında bu kadar girizgah bile fazla biliyorum, kusma isteğini ıslah etmek, kendimi sakinleştirmek için top çeviriyorum sadece. Yekten Kürtlerin ve Kürtlüğün yüz karası deyip geçsem de olur ya, geçemiyorum. İnsan bu durumlara nasıl düşer diye bakmak, anlamak istiyorum. Yine de kendimce bulduğum hiçbir neden, sonuca bağlanmıyor, o ve onun gibilerin sayısı arttığı için gözüme onun batmasını makul bir cümleyle açıklayamıyorum. İnsanın çiğliği, hamlığı, kötülüğü, vicdansızlığı üzerine yazılmış bütün kitapları devirsem de karşımda bir eğrelti otu gibi bitiveriyor. Anlayacağınız böylesi bir sefilliğe bir tek zaviyeden bakmak kesmiyor.Misal ben bu ülkede Kürt olmak ne demek biliyorum. Hafızamda sayısız cenaze, yıkım, kıyım var. Ama devlet babamı katletmedi, anamı gözümün önünde yerlerde sürüklemedi, kardeşimi dağda öldürmedi, çocuğumu keçi otlatırken vurmadı, bir gece ansızın evim basılmadı, köyümden sürülmedim, dilim dağlanmadı. İnsan olmak bana hep şunu söyledi; gözünün önünde kendini bildin bileli bir halk her türlü iktidarın gadrine uğrarken, sen ne yaptın? Elinden ne geldi, gelmediğinde ne hissetin? İnsandan ve insanlıktan anladığım bu kadardı evet. Elimde bir tek kalem vardı, yan yana durmak için sokağa çıkmayı göze aldığımda da bir tek canım. Ama ben batıda, İstanbul gibi bir metropolde doğmuş, bir memur kızıydım. Empatim bildiklerim kadardı, iliğime kemiğime kadar hissetmem, oralı olmayı burdan anlamak da cürmüm kadar yer yakmaktı nihayetinde. 

İşte burdan bakınca çuvallıyorum. Hakkari’de doğmuş, 90’ların en kanlı zamanlarında gazetecilik yapmış, Kurdo diye şaka yollu aşağılanmış, şehirde ve gazetede bir yere tutunmak için kimi zaman ezilen halk mağduriyetine kimi zaman da devrimci ayaklarına yatmış, bu yolla kadın tavlamış, yazarına çizerine yanaşmış, Kürtçe’den çeviriler yaparak hatırı sayılır ün elde etmiş bir adam nasıl olur da, Başbakanım Ahmet Davutoğlu hemen İstanbul’a gel emir verince tatilimi kestim diye yazar, nasıl olur da bir dönemin Tarım Bakanı Mehdi Eken’e büyük düşünür sıfatını yapıştırır, nasıl olur da AKP gibi bir islamofaşist partiden milletvekili olur. Hurşit Külter’e yaşadığı için “insafsız, nankör” diye çemkirir. Ölen askerler için onlar bunun için para alıyorlardı, görevleri buydu diye televizyon programlarında boy gösterir, salyasını akıtarak bu savaşın değirmenine su taşır. Taybet analar, bodrumda boğularak ölenler hiç mi rüyalarına girmez, hemşehrileri falan hiç mi yüzüne tükürmez. 

Ne Türk ne Kürt milliyetçiliğinden hazzederim, demek istediğim ait olduğun toprak, uğruna savaş verilen haklar, anasından emdiği burnundan gelen halk bir gün gelip yakana yapışmayacak mı sanıyorsun ey utanmaz adam. Bu iktidar gider öbürü gelir, sen o zaman kimin ayakçısı olacak, kimin kapısında yatacak, bir dönem sofrasına oturduğun, ekmeğini bölüştüğün arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacaksın?

Bu soru mahcubiyeti, arlanmayı bilenlere sorulur değil mi? Oysa karşımızda fena halde utanmaz bir adam var. Hem de çok fena!