- Yeni bir yaşam, ancak insanın birbirini mülk gibi görmeyi bırakmasıyla kurulabilir. İnsan, bir başkasının sahibi olamayacağını anladığında, belki ilk kez gerçekten sevebilir.
MEM ARYAN
Uygarlığın tarihi çoğu zaman savaşların tarihi olarak yazıldı; kralların, fatihlerin, devletlerin, sınırların tarihi… Oysa görünmeyen başka bir tarih daha vardı; yaşamın tarihi. Bu ikinci tarihi, çoğunlukla kadınlar taşıdı.
Erkekler, şehirler kurarken kadınlar hafızayı korudu. Erkekler, iktidar üretirken kadınlar yaşamı sürdürmenin yollarını aradı. Bu yüzden insanlık, yalnızca akılla değil, bakım emeğiyle, sezgiyle, sabırla ve görünmez dayanıklılıklarla ayakta kaldı. Ne var ki uygarlık geliştikçe kadın özgürleşmedi; daha sofistike biçimlerde kuşatıldı. İlkel zorbalığın yerini incelmiş tahakküm biçimleri aldı. Eskiden zincir görünürdü, şimdi arzunun içine gizleniyor. Modern insan, kendisini özgür sanıyor ama en derin bağımlılıklarını “tercih” adı altında yaşıyor. Kadın bedeni bunun en büyük örneği hâline getirildi. Artık kadın yalnızca bastırılan değil, aynı zamanda sürekli teşhir edilen varlık. Tarihte ilk kez beden bu kadar görünür, ruh bu kadar görünmez oldu.
Kapitalizm özgürleştirmedi
Kapitalist modernite, kadını özgürleştirmedi; onu dolaşıma sokup reklamların, ekranların, tüketim kültürünün merkezine yerleştirdi. Kadın artık yalnızca insan değil, aynı zamanda imajdır. Bir yüz, bir beden, bir temsil biçimi… Değeri giderek iç dünyasından değil, görünürlüğünden ölçülüyor. Böylece erkek egemenliği kaba kuvvetten psikolojik mühendisliğe evrildi. Kadın artık kırbaçla değil, beğeni ekonomisiyle yönetiliyor. Burada trajik olan yalnızca sömürünün kendisi değildir. Daha derin olan şey, insanın kendi yabancılaşmasına gönüllü katılmasıdır. Sistem yalnızca baskı kurmaz; arzu da üretir. Kadın beğenilmek ister, erkek sahip olmak ister. İkisi de özgür olduklarını sanırken aslında aynı mekanizmanın içinde hareket eder. Aşk bile çoğu zaman bu düzenin en estetik biçimine dönüşür.
Yüzleşme korkusu ve tahakküm
İnsanlık uzun zamandır sevgiyi, özgürleşme değil, tamamlanma arayışı olarak yaşıyor. Bu yüzden ilişkiler iki özgür öznenin karşılaşması olmaktan çıkıp karşılıklı eksikliklerin pazarlığına dönüşüyor. İnsan, sevdiği kişiyi anlamaktan çok ona tutunmak istiyor, çünkü modern birey korkunç derecede yalnızdır. Kalabalıkların içinde büyüyen bu yalnızlık, aşkı da bir sığınma alanına çeviriyor. Oysa sığınılan yerde özgürlük kolay kolay doğmaz. Kadın ile erkek arasındaki tarihsel ilişki tam da burada düğümleniyor. Erkek, yalnızca kadına hükmetmiyor; onun üzerinden kendi kırılganlığını gizliyor. Güçlü görünmek zorunda olan erkek, kendi içindeki korkularla yüzleşemiyor. Bu nedenle kadın üzerinde kurduğu hâkimiyet, çoğu zaman kendi yetersizlik hissinin telafisi oluyor. Tahakküm, çoğu zaman güçten değil, korkudan doğar.
Egemenlik ilişkisini aşmak
Kadın ise tarih boyunca hayatta kalabilmek için farklı savunma biçimleri geliştirdi. Sessizlik, güzellik, duygusal zekâ, uyum, ikna, geri çekilme… Bunlar basit karakter özellikleri değil, uzun tarihsel baskı süreçlerinin ürettiği yaşama stratejileriydi. Bu nedenle kadın ile erkek ilişkisini yalnızca “iyi-kötü” ahlakıyla açıklamak yetersizdir. Ortada çok daha derin bir uygarlık meselesi vardır. Bugün özgürlük denilen şeyin büyük kısmı, aslında yalnızca rol değiştirmektir. Erkek gibi davranabilen kadına “özgür kadın” denilemez. Gerçek özgürlük, egemenlik ilişkisini tersine çevirmek değil, onu aşmaktır. Erkekleşmiş bir kadın figürü, yeni bir yaşam kurmaz; yalnızca eski dünyanın başka bir versiyonunu üretir. Bu yüzden mesele kadınların erkeklere karşı zaferi değildir. Mesele, tahakküm fikrinin kendisinin çözülmesidir. Yeni bir yaşam, ancak insanın birbirini mülk gibi görmeyi bırakmasıyla kurulabilir. İnsan, bir başkasının sahibi olamayacağını anladığında, belki ilk kez gerçekten sevebilir.
Sevgi sahiplikten ayrılacak
Burada diyalog hayati bir önem taşır. Hakikat tek taraflı bildirilerle değil, karşılaşmalarla doğar. İnsan, ancak gerçekten dinlediğinde dönüşebilir fakat modern çağın en büyük krizi tam da budur; herkes konuşuyor, kimse duymuyor. Erkek kadını dinlemiyor; onu yorumluyor. Kadın erkeği anlamıyor; ondan korunmaya çalışıyor. Böyle olunca ilişki, iki ruhun buluşması değil, iki savunma mekanizmasının çatışması hâline geliyor. Belki de çağımızın en büyük devrimi politik değil, varoluşsal olacaktır. İnsan, ilk kez bir başkasını kullanmadan yaşayabilmeyi öğrenecek. Sevgi sahiplikten ayrılacak. Yakınlık korkuya dayanmayacak. Kadın bedeni pazardan, erkek ruhu iktidar saplantısından kurtulacak. O zaman uygarlık ilk kez gerçekten insanileşmeye başlayacak. Kadın özgürlüğü, bu yüzden yalnızca kadınların meselesi değildir; insanlığın yeniden insanlaşma umududur.