Koronavirüsü günlerinden geçiyoruz. Dünya evlere çekildi. Karantinadayız. Kendimizi mi koruyoruz başkalarını mi pek bilemiyoruz. Ama hepimizin bildiği birşey var ki o da biz evlere çekileli beri dünya nefes almaya başladı. Balınalar Marsilya sahillerinde dolaşmaya başladı, boz ayılar, tavus kuşları, dağ keçileri vb birçok canlı şehirlere inmeye başladı.

Bu pandemi süreçinde, ozon tabakasının kendini toparlamaya başladığıyla ilgili sayısız makale çıktı. Birçok bilim ve felsefe insanı yaşanan süreç hakkında düşünce üretti, perspektif sundu. Ayrıca yığınla komplo teorisi de oluşturuldu. Dönüp tarihsel olarak yaşanan pandemileri araştırdık; neler olmuş neler yaşamışız. Söz konusu hayat olunca, inançsal temelli düşüncelere değilde, sezgisel olarak bilime yakın durduğumuzu farkettik.

Asıl derinliğine farkedilen şey ise ekosistemle kurduğumuz yıkıcı ilişkinin, bize nasıl bir felaketi yaşatabileceği gerçeği oldu. Kim ne derse desin, yaşadığımız pandemi, bu süreçin kaçınılmaz bir sonucu olmuştur. Ve Noam Chomsky'nin dediği gibi, daha büyük felaketlerin habercisidir. Korona, adeta tüm insanlığa, durup doğa ile ekosistem ile ilişkini gözden geçir ve parçası olduğun şeye saygılı davran demektedir.

Tarihsel süreç içinde insan, doğal topumcu bir yaşamdan, uygarlık dediğimiz sınıflı toplum yaşantısına geçmiştir. Doğal toplumun özelliği, adından da anlaşılacağı gibi doğa ile içiçe ve onun bir parçası olarak yaşamasından gelir. Ağaçla çevre ile kurduğu ilişki yüksek bilimsel perspektifler içermez ama adeta içgüdüsel olarak o uyumun bir parçasıdır ve hayatını öyle kurumsallaştırır. Doğal toplumun kültürü nesnel kavrayışa ve onun çerçevelediği yorumlayışlara denk bir kültürel karekter taşıyordu. Ne zamanki doğal toplumların içinde savaş ekonomisi, gens-klan aristokrasisi oluştu. Erkek, anaerkilliğe karşı iktidar kavgasına başladı. Bunun için bir kültürel mücadele ve alternatif bir kavrayış ve kültürel çerçeveye ihtiyaç duyuldu. Önce mitolojilerde doğa ana ile mücadele başladı. Doğa fethedilmesi gereken adeta bir erkeklik alanıydı. Doğadaki herşey, birden bire bir erkek tanrının hakimiyetine girdi. Gök tanrısı, güneş tanrısı, denizlerin tanrısı, yer tanrısı vs vs. Bu kültür, soyutlama yeteneğimiz geliştikçe kendini yeniledi tanrıları evrime uğrattı. Birçok tanrıdan tek tanrıya geçildi. Tanrı herşeyin tek ve tartışmasız sahibi, hükümranı ve hakimiydi. Ve onun yeryüzü temsili devletler doğdu. İnsanı da eşref-i mahlukat yaptı. Yani mahlukatların en şereflisi! Bu bütün tek tanrılı dinlerin en ortak yanıydı. O "şerefli mahlukat"; Dünyayı kendisi için yaratılan bir basit nesne olarak aldı ve ona öyle yaklaştı.

Yıktı, yaktı talan etti. Dönüp arkasına bile bakmadı. Korkunç bir aç gözlülükle yerin altını üstüne getirdi. İhtiyaçların ötesinde lüksün peşine düştü. Savaşlar ekosistemi tıpkı ülkeler ve insanlar gibi yıktı darma dağın etti. Atom enerjileri üretildi yetmedi nükleer silah üretimine geçildi. Devasa fabrikalar kuruldu termik santraller ve onların korkunç devasa bacaları durmadan kabonmonoksit kustu. Teknolojik gelişim konforumuzu arttırdı. İnsan ömrü en uzun seviyesine ulaştı. 1800’lü yıllarda bir milyar bile olmayan insan sayısı 150/200 yıl içinde 8 milyara ulaştı. Ekosistem içinde hiç bir canlı böylesine dengesiz çoğalmadı böylesine dengesiz bir üremeyi yaşamadı.

8 milyar, et ve ot obur, yaşamak için herşeyi, yemeye başladı. Dengesiz sosyolojik yapı, büyük çoğunluğa maalesef steril hayatlar sunmadı. Milyarlarca insan, açlık sınırının da altında evsiz ve kirli sularla yaşamakta olduklarından ne bulsalar onu yiyecek pozisyondaydılar. Bugün, mutlu azınlığın dışında elektrik ve gaz erişimi olmayan milyarlarca insan, sefil bir hayatı yaşamak zorunda bırakılmışken; lüks hayatlara sahip, steril şehirlerde bağışıklık sistemi doğadan çok ilaç sanayisine endekslenmiş olanların, kendilerini o şehirlerde güvende hissetme yanılgısı bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı. Anlaşıldı ki, Çin'in Wuhan bölgesindeki bir köy New York’tan, London’dan, Paris’ten, Berlin’den, Tahran’dan hiç de uzak değildir...

Bugün bir kez daha açığa çıktı ki. Dengeyi bozan biziz. Bir virüs gibi ekosistemi hasta klan biziz.

Unutmamalıyız ki, bu dünyada yaşıyoruz ve onun sadece bir parçasıyız. Efendisi değiliz, bir tanrı hoyratlığıyla, sorgulanmazlığıyla davranma lüksümüz yok.

Bilinir; Edim, sahibine döner. Bu, doğanın bir kanunudur. Edim ekosistemle uyum içinde ise bu döngü helezonik karakter kazanır ve sonsuz dengeli karşılıklı gelişim dinamiği devreye girer. Eğer edim ekosistemle uyum içinde değil ise kısır döngü başlar ve sahibini vuran bir bumeranga dönüşür.

Bugün yaşadığımız budur. Doğa bize kötülük yapmamıştır. Burnumuzu sürtmemiştir yani. Yaptığımız bize geri dönmüştür. Ektiğimizi biçiyoruz hepsi bu. Anlaşılması gereken yegane gerçek varsa; kanımca uygarlık dediğimiz ataerkil toplum kültürünün ve yaşam biçiminin artık taşınamaz bir yük haline geldiğidir. Yaşadığımız gezegende birer tanrı gibi davranmaktan vazgeçmeliyiz. Tanrılar özgür değildir!