Kadın tanımı konusunda en kapsamlı çalışmanın yapılacağı alan Jîneoloji alanıdır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Feminizm yerine ortaya koyduğu Jîneoloji, kadın bilimi anlamına gelmekle birlikte, kadın düşünce disiplini olarak tüm bilimsel formlardan ayrışmaktadır.

Jîneoloji, kadın kurtuluş ideolojisinin bir bilgi, anlam, eylem disiplini şeklinde olgunlaşmış ve yenilenmiş halidir. Özgürlük sosyolojisinin temel alanlarından biri olarak kendini gerçekleştirecek olan Jîneoloji kapsamında yapılacak sistemli araştırma ve çalışmalar henüz olgunlaşmış bir ifadeye kavuşmamıştır. Kadın açısından Jîneoloji kapsamında kendi varlığını anlamlandırırken doğadaki bütün varlıkları anlamlandırma çabası da kaçınılmaz olacaktır. Kendi köleliğinin sınırlarını aşarken doğaya, insana, maddeye, evrene ve evrenin tüm oluşumlarına yönelik zincirlerin hepsinin kırılması kaçınılmazdır. Çünkü köleliğin ilk özü kadın üzerinde gerçekleştirilmiş olandır. Bunun için kadın bilimi tüm bilimlerin konularıyla ilgilidir.
Bu çerçevede yapılacak temel çalışmanın Jîneoloji alanında olması gerekliliği, kadın kadar tüm evrensel anlam, dünya-sistem gerçekliği ve tarihsel toplum gerçekliği konularında da özgür düşüncenin gelişimini sağlayacaktır. Bununla birlikte başta kadın ve çocuk olmak üzere toplumun tüm bireylerine ilişkin yaşam projelerinin oluşturulması da bu çalışma kapsamında olmak durumundadır.

Kavramsal-kuramsal çalışmalar

Kürt Halk Önderi Jîneoloji adlandırmasıyla, kadın sorunu konusunda önemli bir açılım sağlamıştır. Bu açılım salt yeni bir adlandırmadan, var olanın adını değiştirerek bir form değişikliği yaratmaktan ibaret değildir. Aynı zamanda bu adlandırmayla sıfırdan başlamak gibi bir durum söz konusu değildir. Kadın özgürlük mücadelelerinin bugüne kadar taşıdığı miras, kadınbilimi anlamına gelen Jîneoloji kanalına akıtılarak coşkun bir varoluş anlamına dönüştürülecektir. Biz kadınların, güçlü araştırmalarla, yoğunlaşmalarla, kavramsal-kuramsal çalışmalar yanında pratik aktivitelerle özgürlüğümüze doğru yürüyeceği bir yoldur yaratılan. Bu yeni ad çerçevesinde kadın özgürlük problemine sunulan bu perspektif, kadın varlığının ve özgürlüğünün sosyal bilimler içindeki yerini oluşturmanın tartışmasını başlatacaktır, başlatmıştır.
Kadın, sadece özgürlük probleminde ana tema mıdır yoksa toplumbilim kapsamında yaşamı ve toplumu anlamanın bir yöntemi midir? Bu konularda Jîneoloji eksenli tartışmalar başlamışsa da tabi ki yeterli değildir. Buna rağmen kadın bilimi olarak bilgi yapılanmaları içinde bir alan oluşturmak, özgür ve anlamlı yaşamanın esaslarından birini oluşturmaktadır.
Yine Kürt Halk Önderi Öcalan’ın bu kapsamda son savunması olan “Kürt Sorunu Ve Demokratik Ulus Çözümü” adlı çalışması da “yarım kalan projem” dediği kadın özgürlüğü konusundaki hassasiyetini, kadın özgürlüğünün toplum özgürlüğüyle özdeşliğini ve algılardan yaşam biçimlerine kadar nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Kadın özgürlüğü açısından Jîneoloji kavramlaştırması, bir yarımlığın tamamlanması adımıdır. Özellikle bu konuda yeni adlandırmalar, özgürlükçü belirlemeler toplum yaşamının yeni özgür biçimlendirilmesi ve özgür bir geleceğin inşa edilmesi açısından önemli olmaktadır.
Kadın nedir sorusu etrafında gelişen bu düşüncelerimizin temelinin bağlanacağı amaç, kadının ontolojik sorunlarının giderilmesidir. Bu amaç etrafında kadın varlığının minimalize edildiği, çürütüldüğü, tecavüzlerin çoğalmasının dahi artık tepki yaratmadığı, toplu tecavüz gibi affedilmesi mümkün olmayan ahlaki konularda hafifletici nedenlerin var olduğunun iddia edilmesi, hatta bu nedenlerin kabul görmesi, hukukun açıklarının yakalanacağı bir oyuna dönüştürülmesi ve de benzerlerini çoğaltabileceğimiz birçok konunun ahlaki duyarlılık alanından çıktığı, çaresiz bir anlam kaybıyla seyredildiği, her yönlü tecavüzün de bu şekilde bir teslimiyetle karşılanmasının merkezi hegemonya tarafından hedeflendiği bir sistem içindeyiz.

Ne yapmalıyız? Nasıl yaşamalıyız?
Bu sorular, sistemin oluşturduğu tablonun bizleri her an karşı karşıya bıraktığı sorulardır. Sormazsak ve cevaplarını yakıcı bir şekilde vermezsek öleceğimizi bildiğimiz sorulardır.
Kadının adının, sesinin, saçının-başının, bedeninin her bir parçasının fazlasıyla var olduğu, ama hiçbirinin anlamının olmadığı, anlamdan yoksun varlığın mümkünsüzlüğünün bilinemediği, kendine ait olmayan varlık parçalarının bir pazar nesnesinden başka bir şey olmadığı, bütünlük içinde bir varlıklarının kabullenilmediği, bu sayılanlara dair anlamın zerresinin dahi olmadığı bir sistem ve zamandayız. Böyle bir sistem ve zamanda kadının varlık sorunları en temel sorun olmaktadır ve özgürlüğün yakalanması için varlığın olması şartı aşikardır. Varlığı olmayanın özgürlüğünün olmadığı bilinmektedir. Kadının kendini nasıl varedeceği, evrendeki konumunun ne olduğu, tanımlar yoluyla anlaşılmaya çalışılan doğa ve toplumla ilişkinin nasıl olması gerektiği konularının tamamı kadının ontolojik sorunları çerçevesinde gündeme alınması gereken acil konulardır. Ve tüm bu konular da kadın bilimi kapsamında derinliğine incelenmesi gereken konularıdır.
Hakikati esas alan bir toplum biliminin yapması gereken ilk ve en temel iş, kadın tanımını yok etmek üzerinden kendini var eden egemen erkek çözümlemesini geliştirmek ve kadını doğru tanımlamaktır. Temelde insanı esas alan, onu tanımayı, anlamayı ve daha anlamlı bir yaşama yönlendirmeyi hedefleyen toplum bilim, insanın sömürüsünü çözümlemek ve bu sömürünün ortadan kaldırılmasının temel kaynaklarını ortaya koymak zorundadır. Sömürüyü teşhir etmeyen bir yöntem, adına sosyal bilim dense de, sosyal de olamaz, bilim de olamaz.
Sömürüyü çözümleyip aşamayan bir yöntem, sosyal bilim olamaz. İnsanın sömürüsünü teşhir edemeyen ve yerine özgürlük perspektifli bir yaşam sunamayan bir sosyal bilim, kesinlikle sosyal bilim olamaz. Kürt Halk Önderi Öcalan buna gerçekler sosyolojisi derken, gerçek sosyal bilimin kadınla göbekten bağını ortaya koyarak bu adlandırmayı yapmaktadır. “Kadın yaşamına zorba ve sömürgen erkek eli ve aklıyla binlerce yılda yedirilen kölelik düzeyinin tüm içerik ve biçimleriyle kavranması gerçekler sosyolojisinin ilk adımı olmalıydı.”

Hakikatin varlık koşulu

Gerçekler sosyolojisinin gerçeğin kasaplarından farkı, ilk olarak evren gerçeğinde tikel ve evrensel arasındaki uyumu kesinlikle ihlal etmemesidir. Jîneoloji olguları, gerçeğin kasapları olan bilim adamları(!) zihniyetinden kurtararak ele alır. Kadavralaştırılan gerçek, zaten hakikat olmaktan çıkarılmış yaşam artıkları demektir. Jîneoloji, gerçeğe dair bu parçalanmışlıkları da ele alırken bütünlüklü bir yaklaşım geliştirmeyi hakikatin varlık koşulu olarak kabul eder. Her bir evren parçasının bütünle ilişkisi, atomun evrenle ilişkisine paralellik arzeder. Her bir zerrede paralellik arzetmeyen hakikatin insan-toplum-doğa-evren gerçeğine aykırı olduğu gerçeğini güncel olarak yaşar.
“Kadın gerçeğinden yoksun bir araştırma yöntemi, kadını merkezine almayan bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi hakikate erişemez, eşitlik ve özgürlüğü sağlayamaz.”
Öncelikle hakikate ulaşmanın kadın özgürleşmesine verilecek anlamla bağlantısı vurgulanmaktadır. Kadın merkezli araştırma yöntemi hakikate yakınlaştırmaktadır. Hakikat arayışlarındaki nefs savaşlarından aşk konusuna kadar, kişisel aşktan ilahi aşka kadar her bir konunun kaynağında, kadın eksenli yöntemin götüreceği sonucun hakikate yakınlığı yer almaktadır. Tarihteki peygambersel çıkışlarda da bu konuda çokça örnek görmekteyiz. İsa’nın Magdelena ile ilişkisinden Muhammed’in Hatice öncülüğündeki yolculuklarına kadar birçok tarihsel gerçek, kadın merkezli düşünme-yaşam yönteminin hakikate götürdüğü gerçeğini anlatmaktadır. Mitolojilerin, dinlerin ve yaşam öykülerinin başlangıcı da kadınla mümkün olmakta, kadınla ifade kazanmaktadır. Kadınla erkek anlamlarında yoğunlaştırılan aşk konusu, başlı başına bir hakikat arayışı olup tüm sosyal yönelimlerin merkezinde yer almaktadır.
Yeni anlamların özgürleştiriciliği Kürt Halk Önderi Öcalan’ın son savunmalarında, ahlaki ve politik toplumun kadın özgürlüğüyle mümkün olduğu vurgusuyla birlikte ortaya konulmaktadır. Yine ahlaki toplumun kuruluşunun kadın özgürleşmesiyle bağlantısı çarpıcı çözümlemelerle dile gelmektedir. “Hegemonik güç, bu arada hegemonik erkeklik ancak toplumsal ahlakın çöküşüyle gerçekleşir” şeklinde geliştirilen perspektifler çöken toplumsal ahlakın enkazı üzerinden inşa edilen hegemonik erkekliği aşmanın ancak kadın özgürleşmesiyle gerçekleşeceği ortaya konmaktadır. Ve ahlaki toplum olabilmenin tek şartının da kadının özgürleşmesi olduğu burada netçe görülmektedir. Köle kadın gerçeğinin ahlaki çöküntüyü ne kadar derinleştirdiği mevcut dünya sisteminde ve yaşam örneklerinde de aşikardır. Özgürlük yanılgısındaki kadın şekillenmesinin de bu enkazı giderek büyüttükleri bilinen bir gerçektir. En azından bu sanrıların özgürleştirmediğini anlamak için kapitalist modernite sisteminin ulaştığı boyuta bakmak yeterli olacaktır.

Toplumsal ahlak ve birey

Ahlaki ve politik toplumun en başat özelliği kadın özgürlüğüdür. Kadınları özgür olmayan bir toplum ahlaklı olamaz. Aynı zamanda kendi özgürlüğünü nasıl yaşayacağını bilmeyen politika yapamaz, politik olamaz, demokrasiden söz edemez. Toplumsal ahlakını yitirmiş bir toplumun kadının namusundan söz etmesi de tam bir ironidir bu durumda. Çünkü kadın özgürlüğü yitirilmişse, namus adına zaten hiçbir şey kalmamıştır. Böyle bir durumda namus adı altında kadın ya da çocuklar üzerinde hüküm kurmak tam bir mikro iktidar hastalığı olmaktadır. Bu kronik hastalık ne yazık ki toplumun büyük bir kısmında mevcuttur ve aşma adına gelişenler de kapitalist kirliliğin ahlaksızlığı-namussuzluğu-yozluğudur.
Toplumsal ahlak toplum bireyleri için vazgeçilmezdir. Toplumsal ahlaktan vazgeçildiği anda tüm ahlaksızlıklar bireylerin kapısını çalar, hatta kapısını kırar. Sokağının, mahallesinin kirlenmesine göz yuman ve bu mekanları temizlemeyen kişiler, kendi evlerine mikrop girmesini önleyemeyecektir. Bu durumda kişilerin özgür ve sağlıklı yaşamasının temel şartlarından biri de ahlaki ve politik toplumdaki rolleri olmaktadır. İnsani varoluşun temel formu olan toplumun yokolması tümden insanlığın yok olmasıyla özdeştir.
Bir ahtapot gibi toplumu sarmış olan merkezi hegemonyanın insanlığın tüm birikimlerini, ahlakını, gücünü ve değerlerini egmen kollarından kurtulmanın tek yolu kadının özgürleşmesidir. Bundan başka bir kurtuluş yolu yoktur. Öncelikle kadınların bu konuda özgürleşme edimlerinde bulunmaları şarttır. Özgürleşmenin anlam ve bilinci oluştukça erkek bireyinin de özgürleşmesi ve bilinci gelişecektir. Ancak bu karşılıklı özgürleşme düzeylerinin yaratacağı durumda gelişebilecek özgür eş yaşamlar, toplumun ulaştığı evrensel düzeyin de göstergesi olmaktadır.
Toplumun en küçük yapı taşı denilerek sosyoloji derslerinde kutsallaştırılan aile, en büyük darbeyi kapitalist sistemle birlikte aldı. Değerlerin tükenişi ilk olarak temel toplumsallaşma formu olan aileyi çözüyor. Tükenen değerler ve parçalanan toplum üzerinden sistem kendini inşa ediyor. Çünkü toplumun parçalanması, birey olma adı altında toplumun atomize edilmesi, sistemin karşısındaki gücü parçalayarak güç odaklarını güçsüzleştirmesi anlamına geliyor. Bir anlamda böl-parçala-yönet komutları toplum üzerinde uygulanıyor.

Yaşamın aşk örgüsü

Kapitalist sistem içinde parçalanan aile olgusu karşısında geliştirilecek olanın, farklı adlar altında aynı zihniyetle kurulacak birliktelikler olmadığı kesindir. Mikro devlet olarak eleştirdiğimiz ailenin parçalanmasının özgürleşmekten değil de kapitalist sistemin parçalayıcılığından kaynaklı olduğu bilinmek durumundadır. Bundan dolayı zihniyet olarak aşılması gereken gerilikler azalmamış artmıştır. Mülkiyet, iktidar, sahiplik, eksiklik, zürriyet zihniyeti aşılmadan geliştirilecek birliktelikler, adı ister evlilik olsun ister olmasın, ister devrimci evlilik olsun ister başka bir şey olsun aynı merkezi hegemonyaya hizmet ilişkisidir. Bu tarz yaşamda oluşturulan kimlikler, mevcut sistemler tarafından oluşturulmuş inşalardır ve mevcut kadınlık-erkeklik aşılmadan da her iki cinsin de bu ilişkide kendilerini gerçekleştiremeyecekleri, kendiliklerini kaybedecekleri, özgürlüklerinden bir adım daha uzaklaşacakları bilinmelidir.
Bu konuyla bağlantılı olarak vurgulanan diğer bir konu da cinsler arasındaki mevcut güç dengesizliği aşılmadığı müddetçe aşkın gelişemeyeceği gerçeğidir. Bu gerçeği Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan şu belirlemelerle ortaya koymaktadır: “Hegemonik ilişkide aşk gelişemez. İnsan aşkında temel şart, tarafların birbirine denk özgür iradeleridir.”
İnsan yaşamından aşkı çıkardığımız zaman hiçbir şeyin kalmadığı söylenir. Oysa bugünkü anlamıyla aşkın yaşamlarımıza, dahası bunu yaşadığını sananların yaşamlarına da pek bir şey katmadığı gerçeği daha belirgindir. Yaşamın aşk örgüsü, evrenin varoluş gerçeğinin odağına yerleşen aşk, tutku, arzu ve bitimsiz istemlerden kaynaklı oluşmaktadır. Evren, aşkla kendini var ettiğinden insanın oluşumuna kadar getirmiştir evrimini. Ki, evrimin tamamlandığı, bir sona ulaştığını söylemek de mümkün olmadığından evren aşkının, günümüz sorunlarının yarattığı trajediye rağmen sürdüğünü söylemek yanlış olmasa gerek.
Algılardaki aşk, iki farklı öğenin birbirini sevgiyle, birbirine yönelik ilgiyle çekmesi şeklinde genelleşirken, cinslerarası ilişkide özelleşmektedir. Aslı, büyük bir yoğunlaşmış enerjiyle yaşamın farklı alanlarına yönelmek, duygunun en yoğun haliyle yaşamı solumak, yaşamı oluşturan parçaları bu yoğunlukla yoğurmaktır. Kürt Halk Önderinin dile getirdiği demokrasiye aşkla bağlılık, yaşam ve hakikat aşıkları olma durumları aşkın yönelebileceği alanlara işaret etmektedir. Ama güncel olarak yaşamlarımıza yerleşen aşk, büyük çoğunlukla kadın ve erkek arasındaki ilişki, ilişkideki çekimin gücü, enerjilerin buluşması ve bu buluşmadan doğan ırmakların aktığı mecrayı anlatır, genel algı da ilk etapta bu yöndedir.


DILZAR DÎLOK