Bir yerde mutlu olmanın ilk şartı orayı sevmektir’ der bir yazar. Gerçekten de öyledir. Hiçbir canlı sevmediği/beğenmediği bir yerde duramaz, yaşayamaz. Durup yaşasa bile mutlu olamaz. Hiçbir bitki uyumlu olmadığı toprakta yeşermez. Es kaza yeşerse de kısa sürede solgunlaşır, kurur gider. Herhangi bir canlı özüyle yaşadığı yerden kopartıldığında yaşama isteğini/sevincini yitirir. Ruhen ve bedenen sakatlanır.
İnsan her daim bulunduğu mekanı yaşanılır kılmanın uğraşındadır. Bu uğraşları sonuca ulaştığı oranda bulunduğu mekanı yaşanır hale getirir. Sevmeye başlar ve böylece mutlu olur. Bu nedenle insanın yaşadığı yerin köy/şehir, dağ/ova, çöl veya vaha olmasından çok orayı benimseyip benimsemediği, sevip sevmediği önemlidir.
Zindan tercih denilen bir mekan değildir. Kişilerin zorla tutulduğu bir yerdir. Kişinin hiç istemediği ve sevilmesi imkansız olan bir yerde yaşamaya mahkum edilmesidir. İnsanlık çokça zulüm biçimlerine tanıklık etmiştir. Ama sanırım en büyük zulüm bir insanın istemediği bir yerde yaşamaya zorlanmasıdır. Bir yerde mutlu olmanın ilk şartı en çok da Zindanlar için geçerlidir. Devrimcilerin mekânı dağlar ve halkaların yüreğidir. Zulüm ve sömürüye karşı isyan başlattıklarında dağlar ve halkların yüreği onların mekanı haline gelir. Fakat tercih edilen bir yer olmasada güncelde olduğu gibi kavga sürecinin direniş mekânıda zindanlardır.
Zindanlar, kentlerin en ücra köşelerine ya da kuş uçmaz, kervan geçmez çorak alanlarına kurulan, yasa-yönetmelik ve uygulamaları her yönüyle kendine has olan, göğe yükselen duvarları, gözetleme kuleleri ve örümcek ağını andıran tel örgüleriyle kirli, nemli, rutubetli uzun duvarlarla çevirili koridorları, üst üste, yan yana açılan-kapanan onlarca kapı tamamlar. Dolayısıyla yasak, baskı ve sınırlandırılmışlıktan oluşan bu mekanı insan nasıl sevebilir ki? Ancak her dakikada kurtuluş ve özgürlük özlemi taşımayan, bu özlemle yanıp tutuşmayan zindanı yaşanmaz bir hale getirebilir. Burada inancın kutsaliyetini, amacın yüceliği tamamlar. Bu uğurda direnmek, mücadele etmek ve gerekirse yana yıkıla, dirhem dirhem bedenini eritmek bu inancın kutsaliyetini ortaya koyar.
Cezaevi uygulamaları insanı duyumsamayan, hissetmeyen, yaşayan bir ölü haline getirme amacına dayanır. Bunu cezaevindeki uygulayıcılar da bilir, maruz kalan tutsaklar da. Bu nedenle uygulayıcılar son derece gaddar, tutsaklar ise direnişte hep tavizsizdirler. Bu mekanların kişi üzerindeki etkileri ikilidir. Bir yönü ruhsal dünyaya olan etkilerdir. Burada tutsak olup da kendini korumayanın, umudunu-ideallerini yitirenin vay haline. Bu duruma düşenin duygu dünyası allak bullak olur. Ruhsal-inançsal çöküntü yaşamaları kadere dönüşür. Bu nedenle böylelerinin yaşamaları, yaşasa da ayakta kalmaları zordur. Fakat hapishanedeki hayatın bir yüzünde zulüm, ölüm varsa, diğer yüzünde ise her daim inancın kutsaliyeti, amaçların yüceliği ve bilincin kızıl gülü açar.
Hapishanelerde yaşanan olumsuzluklar ve çekilen acılara rağmen, geçen zamana ve dönen devrana damga vuran, kaderimizin efendisi biz, yüreklerimizin komutanı özgürlüktür diyen devrimci tutsaklardır. Bu nedenle sözleri, yaşamları, eylemleri ile bu mekanları devrimin zaptedilmez kalesine çeviren, açlık grevi, ölüm orucu ve Güneşimizi Karartamasınız eylemcilerine selam durmak, onlarla iyi bir yol arkadaşı olmak her insanın, her devrimcinin boynunun borcudur. Bir kez daha devrimci tutsaklar açlık grevleri ve ölüm oruçları ile faşizmin azgınlaşan saldırılarına karşı bedenleri ile barikat ördüler. Bu vesileyle İmralı tecrit sistemini kırmak için direnip, mücadele eden, zaferi şiar edinip, bedel ödeyen herkese binlerce kez selam olsun. Yüreği avucunda kavgaya tutuşanlara, zalimin zulmüne ve zindanın zifiri karanlığına karşı göklerde parıldayan yıldıza dönüşenlere selam olsun…