Türk Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’un bu seferki Almanya ziyareti, diğerlerinden farklı olarak Türkiye’nin ekonomik ve siyasi açıdan dünya devleri ile aynı katagoride göstermek istemesiydi.
Daha önceki Türk yetkililerin, yurtdışına çıkışlarının yardım almak amacıyla olduğunu, ancak bu dönemin artık kapandığı belirtiliyor. Mevcut durumda Türkiye dış politikası ‘komşularla sıfır sorun’ noktasından ‘Masada benim de hakkım var’ noktasına gelmiş bulunuyor.
Bu durum elbette dış gezilere de şu veya bu oranda yansıyor. Yeni strateji haliyle yeni müttefikleri de beraberinde getirecek. Bu duruma eski müttefikler alışmak zorunda kalacak. Türk malları gümrük birliği çerçevesinde sınırsız olarak Almanya ve Avrupa’nın diğer ülkelerine geliyor ancak, Türkiyelilere serbest dolaşım hakkı tanınmıyor. Gül’ün Almanya’nın yabancılar politikasına eleştirisi de bu noktadadır. ‘Mallar gelebiliyorsa, insanlar da gelebilir.’
Ancak Türkiye’nin unuttuğu bir şey var tabii ki... Bu da her ne kadar gelişmekte ve Avrupa’nın içinde bulunduğu krizi fırsat bilip iştahı kabarsa da kendisi halen bağımlıdır.
Bu noktada AKP hükümetinin piyasaya koyduğu ilizyonu iyi anlamak gerekiyor. ‘Türkiye devlerle yarışıyor’ dedikleri noktada, ABD ve AB Türkiye’yi yeniden dizayn ediyor. Devlet ve hükümet yetkilileri bunu unutmuşa benziyor. Bu gelişmeyi kendileri sağlıyormuş gibi hareket etmeleri, bazen onları kaba bir durumu, bazen de küstahlığa kadar götürüyor.
Bir de Türkiye yaşanan toplumsal sorunlara, kaba ve küstahça yaklaşımları, sorunların daha da ağırlaşmasına neden oluyor. Bu Türkiye’yi oldukça sıkıştırıyor.
Almanya Federal Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Sözcüsü Polenz bunu açıkça belirtiyor: “Türkiye dini azınlıklar için söylediklerini yerine getirsin, gereklerini yapsın.”
Açıkça, tutarsızlığa son verilmesi, söylem ve pratiğin bir olması isteniyor. Dini bir deyimle mümin olmak gerekir... Yoksa münafıklıkla bir yere varılmaz. AKP hükümetinin başından beri destek aldıkları AB’den artık çatlak sesler çıkıyor. Çünkü çıkarlar da çatışıyor. AB Parlamentosu’nda ve Almanya’da Türk Başbakanı Erdoğan’ın konuşması halen tartışılıyor. Değişimin, Türkiye’nin ihtiyacı olduğu için değil, müttefikler istediği için gündeme gelmesi sorunların kaynağı durumundadır.
Bu gezide öne çıkan bir diğer konu ise enerji... İki ülke arasında enerji kaynakları ve işletilmesine dönük çalışmalar yapılıyor.
Daimler ve Bosch şirketleri kendilerinin ziyaret edilmemesini buna yorumluyorlar. Söz konusu şirket yetkililerine, motorlu araçlar ve beyaz eşyanın Türkiye-Almanya ticaret hacminin çok önemli bir bölümünü oluşturmasına rağmen Gül’ün bu firmaları ziyaret etmemesinin tuhaf olup olmadığı sorulmuş... Yetkililer, şirketlerinin ziyaret edilmemesini tuhaf olarak nitelemiş, ancak bunun sebebini farklı ticaret alanlarının ortaya çıkmasına bağlamış. 
Türkiye’de yeşil rüzgar mi esecek? Bu giderek önemli bir sektör oluyor... Güneş, su, rüzgar enerjisinden yararlanmanın teknik alt yapısı hazırlanıyor. Türkiye burada da bir pay peşinde. Elbette, doğanın yıkımını beraberinde getiren atom ve barajlardan ziyade bu tür enerji kaynakların yönelim elbette ki daha mantıklıdır. Ancak umutları kıran bir mantık da ortada duruyor: Kapitalizm azami kar mantığına dayanıyor.
Ancak mutlaka kapalı kapılar arkasında Kürt sorunu da gündemin baş sıralarında. En muzaffer geziler de bile bu sorun bir şok etkisi yaratabiliyor... Berlin’de birçok Kürt ve Kürt dostunun protestosu, Türk Cumhurbaşkanı’nın moralini -umursamaz gibi gözükse de- epeyce bozmuştur. Tabii ki, diplomasinin kapalı kapılarının arkasında Kürt sorunu gündemdeki yerini koruduğu aşikar.
Kürt sorunu Türk dış politikasının ana sorunu, en zayıf halkasıdır. Bu sorun çözülmeden, Türkiye’nin dünyada hak ettiği bir noktaya gelmesi zordur. Sorunu görmezden gelmek, neo-osmanlıcılık mantığını bir sonucudur.
Gül tartışmalı geldi, tartışmalı bir şekilde gitti. Yaramazlığa kendisini vurup da ev ödevini yapmaya bir öğrenciyi, öğretmenlerin seveceğini düşünmüyorum.