Sinan ŞAHİN

Türkiye ve Kürdistan’da ‘Tecridi Kıralım, Faşizmi Yıkalım, Kürdistan’ı özgürleştirelim’ şiarıyla devam eden hamle kapsamında gelişen direnişler önemli bir aşamaya ulaştı. Zindanlarda 30 tutsağın açlık grevini ölüm orucuna dönüştürmesi direnişin karakterini ortaya koymuştur.

Sadece Önderlik üzerinde değil tüm Kürtler ve Türkiye halkı üzerinde ağırlaştırılmış bir tecrit durumu vardır. Hem fiziki hem kültürel soykırım halkın da etrafına çevrilen sıkı bir tecrit uygulamasıyla sürdürülmektedir. Bunun için de tecride karşı kadınların, anaların öncülüğünde giderek büyüyen bir direniş vardır. Önderliğimiz; “21’inci yüzyıl kadın yüzyılı olacak” demiştir. Bugün kadınların direnişe öncülük etmesi, analarımızın Türk faşist polislerinin karşısındaki iradeli duruşu Önderliğin bu tespitini bir kez daha doğrulamıştır. Kürt kadınları Önderlik felsefesi ile kendilerini geliştirdikçe öncülük yapıyorlar, iradelerini gösteriyorlar ve direniyorlar. Önder Apo; evine kapatılmış, tek bir söz sahibi olamayan kadını örgütledi, kadındaki özgürlük ruhunu açığa çıkardı. Onun için de kadınların tecrit konusundaki ortak tutumu dünyanın dört bir yanını etkilemiş durumdadır. Önder Apo felsefesinin kadın duruşu tüm dünya kadınlarını etkilemektedir.

Tecridin mutlak olarak kırılması için Leyla Güven öncülüğünde başlayan direniş bugün zindanlarda ölüm oruçlarıyla devam etmektedir. Tüm bunlar tecridin kırılmasındaki kararlılık düzeyini göstermekte. Bu tecridi kıracak olan ise Türk Devleti veya diğer devletler değildir. Bu tecridi kıracak olan halkın direnişidir. Bu direnişi de parçalamamak gerekir. Sanki kadınlar farklı, gençler farklı, anneler farklıymış gibi bir algı yaratılmak istenmektedir. Amed’de annelere saldıran polislerden bir tanesinin ‘bizi annelerle karşı karşıya getirmeyin’ demesi direnişi parçalama amaçlıdır. Düşman hem bunu söylüyor hem de anneleri yerlerde sürüklüyor. Kendilerince ‘biz annelere saldırmıyoruz’ algısını yaratmaya çalışmaktadır.

Ana kadındır, direnen ana sosyolojik olarak genç kalmış anadır ve paylaşan, çoğalan, toplumsal bilinç sahibi her yürek bir ana yüreği gibidir. Analarımızın da dillendirdiği gibi çocukları direnişteyken annelerin oturması beklenemez. Yine yoldaşı, yurttaşı, halkı, komşusu en geniş anlamda insan haklı bir amaç uğruna bedenini dirhem dirhem eritiyorsa hiçbir toplumsal vicdan ve ahlak susmayı emretmez. Bu nedenle direnişe sadece annelerin öncülük etmesi de beklenemez. Zaten Erdoğan-Bahçeli faşizminin de amaçladığı budur. Annelere bu kadar saldırılmasının altında yatan nedenler vardır.

Anneler tarih demektir, toprak, ülke demektir. Onun için analarımıza yapılan saldırıların aynı zamanda tarihimize, toprağımıza ve ülkemize yapıldığının derin bilincinde olunması gerekiyor. Sadece bir annenin çığlığı, binlerce gençlere ve genç kadınlara çağrıdır: Direnişe çağrı, özgürlüğe davet anlamındadır. Analar şahsında, aynı zamanda bir ana olan Leyla Güven şahsında direnen kadınlar aynı zamanda direnişçi tarihin, demokratik uygarlık güçlerinin beden bulmuş, söze kavuşmuş ve ayaklanmış halidir. Bu anlamda direnişe sahip çıkmak tarihe sahip çıkmak ve demokratik geleneği güçlendirerek örgütlemek anlamına gelmektedir. Bu da Önderlikle beraber özgürleşen toplum, özgürleşen Kürt ve özgürleşen kadın demektir.

Eskiden beri bir yerde bir anlaşmazlık, savaş varsa anneler oraya gittiği zaman o anlaşmazlıklar, o savaşlar durmuştur. Bu annelerin toplumlardaki kutsallığından dolayıdır. Erdoğan faşizmi bunu kaldırmak istiyor, kutsala-değerlerimize saldırıyor. Anneleri o yüzden yerlerde sürüklüyorlar. Onurumuzu sürüklemek istiyorlar. Unutulmamalı ki annelere uzanan her el tarihimizi ortadan kaldırmak istemenin elidir. O zaman gençler ve genç kadınlar olarak geleceğimize, tarihimize karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek onurluca yaşamanın bir gereğidir. Bu gün annelere yapılan saldırılara başkaldıramayanlar yarın tarih karşısında utançtan başlarını kaldıramayacaktır.

Bugün tarihi bir direniş sergilenmektedir. Çok büyük bir irade açığa çıkmıştır. Bu büyük bir fedai ve özgürlük ruhudur. Bu hamlede de gençlerin öncülüğü önemlidir. Önder Apo’nun ‘Genç başladık, genç başaracağız’ dediği gibi zaferi taçlandıracak olan gençlerdir. Tarihten günümüze dek toplumsal değişimin-dönüşümün esas güçlerinden biri gençler olmuştur. Gençlerin örgütlü olduğu hareketler en güçlü hareketlerdir. En zor anlarda, en güç durumda gençler öncülük yaparak devrim yapmışlardır. 68 gençlik kuşağı böyle çıktı. Mayıs ayından da geçiyoruz. Bu ayda şehit düşen onlarca Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimciler vardır. Bunların hepsi de gençlerdi ve öncülerdi, önderlik yaptılar. Halklarına, toplumlarına hizmet ettiler ve bu mücadele uğrunda şehit düştüler, idam sehpalarına gönderildiler, zindanlarda bedenlerini ölüme yatırdılar. Bugün bu ruh direnen arkadaşlar şahsında yaşanıyor. Aynı ruh ile direniliyor.

Partimizin ilk ideolojik grup oluşumu da gençlerden oluşuyordu ve bugün hareketimiz milyonlara ulaştı. Kürdistan ve Türkiye’de birçok gelişme sağlandı. Kürt halkı yeniden dirildi. Özcesi gençlerin gücünün yaratabileceklerini anlamak, görebilmek gerekir. Şimdi böylesine bir soykırım sürecinde de gençlerin en önde direnmesi gerekmektedir. Meşhur bir söz vardır, belki çok kullanıldığı için etkisini yitirmiştir, ancak bir gerçeği ifade eder; ‘hak istenilmez, hak alınır’ denilir. Bu en çok da bugün Kürdistan gençliği için geçerlidir. Birçok hak gençlerin verdiği emekler, bedellerle kazanıldı; aynı şey günümüz için de geçerlidir.

Böyle büyük bir miras karşısında gençlerin öncülüğü daha güçlü olması, kendine güvenmeleri öz-kimliğinin farkındalığı demektir. Gençler hiçbir şekilde çaresiz olamazlar, yaratıcılıklarıyla zafere ulaşabilirler. Önderlik; “Günümüz gençliği için yüksek hayaller, ancak toplumsal sistem krizinden nasıl çıkılacağına ilişkin olarak anlam taşıyabilir. Hayalleri olmayan bir gençlik yozlaşmaktan ve yaşamı tümden kaybetmekten ancak gerçek hayallere dönüşle kurtulabilir. Kapitalist sistemin krizi olan kaotik durumu kavramak gençlik için çıkış yapma şartıdır.” demektedir.

Hayallerimiz var mı? Nelerdir? Neden hayal kuramıyoruz veya neden devrimi düşleyemiyoruz? Ardı sıra kendimize sorabileceğimiz sorulardır. Hayalsiz veya gerçek hayali olmayan bir gençlik yaratıcı da olamaz. Kapitalist Modernitenin zihni kurgularını aşamayan genç bir düşünce ve ruh gerçek hayal sahibi olamaz. Hayal ve gerçek her ne kadar birbirine zıtmış gibi algılatılsa da, özünde hayal gerçeğin taslağıdır, ön aşamasıdır. Aynı zamanda hayal kurabilmek gerçeğe dayalı bir yaşam içerisinde mümkündür. Kaotik durumun ve sistemin karakterini tarihsel, felsefi olarak anlayan, bilen gençlik demokratik modernite’nin inşa ve savunma gücü de olabilir. Nitekim özgürlük için her zamankinden fazla bir fırsat oluşmuştur. Bu fırsatı yüksek anlam ve hayal gücüyle yaratıcı eyleme, pratiğe çevirebilen gençlik, tarihin akışını değiştirecektir.

Faşizmin tarihini iyi bilmek gerekir. Faşizmin politikalarını iyi görerek ona göre bir tutum içerisine girmek; gençliği, yaratılmak istenen ‘ruhu yaşlı fiziği genç’ tiplemesinden kurtarır. Gençlik, ancak toplumsalsa moralli, anlam yüklü, coşkulu ve dinamik olabilir. Aksi halde yaşamaya bile takati olmayan veya ‘büyüklerin’ çıkarcı, bireyci dünyasında yarış atı gibi koşturan bir yaşamda marjinalleşir. Sistem gençleri marjinalleştirmek istemektedir. Faşizmin verdiği şeylere kanmamak gerekir. Sistem özünde gençlere bir şey vermemiştir, ortada kanacak bir vaat bile yoktur. Sistemin yaptığı gençlerin gençliklerini gasp etmek ve yerini sahte şeylerle doldurmaya çalışmaktır. Böylece ruhsuz, tarihsiz, iradesiz bir gençlik oluşturulmak istenir. Bizleri tarihsiz ve onursuz bırakmayı amaçlamışlardır. Bizim savaşımız bunun içindir. Bu anlamda hamleye katılımımız, bu çerçevede vereceğimiz her çeşit örgütlü mücadele ve güçlü katılım öncelikle ruhumuzu, kişiliğimizi, kendi öz tarihimizin kurtuluşu içindir. Bu da güçlü bir yurtseverlikten ve örgütlülükten geçmektedir. Eğer gençler tutuklanırım kaygısıyla tarihine, onuruna sahip çıkmıyorsa kendi var oluşuna karşı direniyor, kendini inkar ediyor demektir.

Tarih boyunca kendini gerçekleştirebilmiş her kişilik resmi uygarlığın baskısı ve zulmüyle karşılaşmıştır. Ancak eğer hala varsak, özgür düşünce mirası sayesinde biraz yaşamın anlamına varabiliyorsak ve özgürlüğe koşuyorsak, tarihte geri çekilenlerin sayesinde değil, direnenlerin ve zulme karşı dimdik duranların sayesindedir. Bu mirasın en güçlü yaşatıcısı olan Rêber APO çağında yaşayan bizlerin yarına yüzümüzün ak çıkması, bugün bu direnişe ortak olmakla mümkündür. Bu anlamda kendi gücümüze, özümüze, tarihimize güvenmemiz gerekir. Bizim kimseye ihtiyacımız yoktur. Kırılacaksa tecrit, sağırların ve komployu sürdüren kurumların, devletlerin ve güçlerin lütuflarıyla değil; bunlara karşı verilen mücadeleyle, bizim direnişimizle kırılacaktır. Rêber Apo’nun yarattığı yüksek bilinç ve inançla biz bu tecridi kırarız.