Don Kişot kitabını okumayanınız yoktur sanırım. Kısaca hatırlatmak gerekirse; sürekli olarak şövalye hikayeleri okuyan Alonso (Don Kişot) kitaplarda anlatılan dünyadan o kadar etkilenir ki, şövalyeliğin yeniden canlandırılması gerektiğine inanır. Aklını iyice yitirdiğinde artık kendini şövalye zannetmektedir. Evde bulduğu zırh ve kılıçları kuşanarak ezilen halkı kurtarmak için yollara düşer. Yolda gördüğü hanı şato, han sahibini de lord zannederek ondan kendisini şövalye yapmasını ister. Hancı onun delirmiş olduğunu anlar ve ona şövalyeymiş gibi davranır. Don Kişot artık resmi şövalye unvanını almıştır. Dönüş yolunda gördüğü yel değirmenlerini dev sanarak onlara savaş açar ve yaralanır. Sanço ona gerçekleri anlatsa da inanmaz. Bir süre sonra yolda karşılaştığı koyun sürülerini birbirine saldıran iki ordu zanneder ve zayıf olduğunu düşündüğü ordunun yanında savaşa katılır. Ona gerçekleri söyleyenlerin büyücüler tarafından kandırıldığına inanır. Alonso’ya acıyan köy papazı ve berberi onu bir kafese koyarak evine götürüp iyileştirmeye çalışır ve hikaye böylece sürer gider.
Tanıdık geldi mi?
İspanyol yazar Cervantes’in neredeyse 411 yıl önce yazdığı bu kitap, tam da günümüz Türkiye’sinde kendisini “sultan” zanneden şahsı anlatıyor. Yalnız sultan yel değirmenlerine, koyunlar ve şarap şişelerine değil, onun sultan olma hayallerinin önünde başını eğmeden, boynunu bükmeden dimdik duran Kürt halkına; kadınlara, çocuklara ve kundaktaki, hatta anne karnındaki bebeklere saldırıyor, onları öldürtüyor. Kendisine onun “sultan” olmadığını söyleyenleri ise düşman olarak görüyor, hedef gösteriyor ve insanlar ona doğruları gösterdikçe çıldırıyor.
Türkiye tuhaf bir ülke…
“Oluk oluk kan akacak” diyen mafya lideri “kahraman” olurken, “burada çocuklar ölüyor, barış olsun, anneler ağlamasın” diyen öğretmen bir anda “terörist” damgasını yedi. Ve tam da o günlerde İstanbul’da kendini patlatarak 12 sivil insanın ölümüne sebep olan IŞİD militanı değil, 89 üniversiteden 1128 aydının imzaladığı bildiri gündeme bomba gibi düştü. Yandaş medya mal bulmuş mağribi gibi hemen atladı üstüne. Bildiriyi imzalayan insanlar bir anda “aydın müsveddesi” ve aydın değil “karanlık”oluverdi. Kocaeli’de 19 akademisyen tutuklanarak adliyeye sevk edildi, İstanbul Arel Üniversitesi, bildiriyi imzalayan 7 akademisyeni görevden uzaklaştırdı. Bursa’da “bildirinin PKK jargonuyla yazıldığı ve Besê Hozat’ın ANF’de yayınlanan söyleşisinden talimat alındığı” uydurularak soruşturma açıldı. O saatlerde devletin resmi mafya lideri ise “oluk oluk kanlarınızı akıtacağız” demekle kalmadı, bir de ekledi; “akan kanlarınızla duş alacağız!” Ve tabii ki hakkında yine hiç bir işlem yapılmadı.
Peki imzalanan bildiride ne yazıyordu?
Özetle; “Türk devletinin Sur, Silvan, Nusaybin, Cizre, Silopi ve daha bir çok yerde haftalardır sokağa çıkma yasağı uyguladığı, insanların açlığa ve susuzluğa mahkum edildiği, ancak bir savaşta kullanılabilecek ağır silahlarla saldırarak insanların yaşam, güvenlik, ve özgürlük haklarına saldırdığı; Türkiye’nin kendi hukukunu ve taraf olduğu uluslararası anlaşmaları ve uluslararası hukuku ağır bir şekilde ihlal ettiği; devletin başta Kürt halkı olmak üzere tüm bölge halklarına karşı gerçekleştirdiği katliam ve bilinçli sürgün politikasından derhal vazgeçmesi gerektiği; hak ihlali yapanların bulunup cezalandırılması, vatandaşların uğradığı maddi ve manevi zararların tespit edilerek tanzim edilmesi, uluslararası gözlemcilerin gözlem ve raporlama yapmasına izin verilmesi; müzakere koşulları oluşturularak barış için çözüm aranması, Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritası hazırlanması gerektiği” yazıyordu.
“Bu kirli savaş bitsin, barış olsun, artık kimse ölmesin” dedikleri için insanlar hedef gösterilip sözde yargılanarak tutuklandılar.
Çok açık ki Türk Cumhurbaşkanı barış istemiyor ve barış olursa “sultan” olamayacağını bildiği için bu kadar çok korkuyor. Korktukça da Kürt halkına daha da şiddetle yöneliyor. O yüzdendir ki Kürt düşmanı faşist Devlet Bahçeli’nin “Nusaybin’de taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın” çağrısına katliam talimatıyla yanıt verdi ve çetelerine “çatışmayın, evleri uzaktan patlatarak kentleri tamamen yakıp yıkın” diye emretti. Kürt şehirleri onun talimatlarıyla yerle bir edildi. Kürdistan’da yaşananlar hakkında hazırladıkları raporları yayınlayan Sivil Toplum Örgütleri’ne “terörist” diyerek hedef gösterdikten sonra, en son olarak işi insanları “vatandaşlıktan çıkarma” ile tehdide kadar vardırdı ki artık durum gerçekten çok vahim. Ancak şunu da çok iyi biliyor ki hiç bir onurlu Kürt “Ben Kürdüm, ama Türk milletiyim” demeyecek. Demeyeceğiz ve dedirtemeyeceksiniz, çünkü biz Kürdüz ve Kürt milletiyiz.