Evden çıktığımda yağmur yeniden başlamıştı, belli ki şiddetlenecekti.
Gene de dönüp şemsiyemi almadım. Şehir merkezine, göl kıyısına inen yol
hemen hemen yarım saat. Her gün, tramvay hattı boyunca, yokuş aşağı
yarım saat yürüyor, ‘bizim gazeteyi’ bulabildiğim tek büfeye gidiyorum.
Gördüğüm manzara aşağı yukarı şöyle: Upuzun ağaçlar, geniş, bakımlı
bahçelerin ortasına kurulmuş, her daim boşmuş gibi duran bakımlı
binalar, ufku dört yönden saran yumuşak eğimli, yeşile bürünmüş
tepeler... Sisin arasından bir belirip bir kaybolan dağların mora çalan,
hüzünlü kahve rengi... Islak toprak kokusu. Tepeden tırnağa, neşeyle,
neredeyse gürültüyle çiçek açan manolyaların üzerine Pazar günü kar
yağdı. Güle oynaya içine atladıkları, tutkuyla kovaladıkları hayatın
‘gerçeğini’, ya da yalanlarını, görmüşçesine durgunlaşmış, birbirlerine
sokulup büzüşmüşler.
İlk dört yol ağzını geçiyor, her gün durduğum yerde, kendime rastlamayı
en çok umduğum yerde duruyorum. Köpek malzemeleri satan bir dükkanın pek
alımlı, pek sevimli vitrininin önünde... Burada, koskocaman, konforlu
kafeslerinin içinde aylardır alıcı bekleyen üç muhabbet kuşu var. Şehrin
uyumlu, ölçülü renklerine inat, biri altın sarısı, diğeri camgöbeği
mavisi, üçüncüsü ise Amazon cangılı yeşili... Mavi, meraklı ve şakacı,
takla atmaya bayılıyor, altın rengi olan biraz narin, nazlı ve utangaç,
cangıl yeşili kuşsa hakikaten halden anlıyor. Burada, camın önünde
duruyor, kendi yansımamla göz göze gelmemeye çalışarak, her gün yaptığım
gibi, cezaevlerini düşünüyorum.
Şu aksi dükkan sahibi, ters ters bakan, kuşlarla arama engel üstüne
engel koyan, perdeler vs. geren adam, cesaretini toplayıp da yanıma
gelirse... Yağmurun altında, bir başıma, neden dakikalarca durduğumu
sorarsa... Ben de cesaretimi toplayıp ‘cezaevini düşünüyorum,’
diyeceğim. ‘Bakın, bir arkadaşım vardı, cezaevindeyken muhabbet kuşları
beslermiş... Bana bir başka arkadaşını anlatmıştı. Müebbet hükümlüsü,
kanser hastası... Dün gazetede, bizim gazetede okudum: Ölmüş.’ Yağmurun
altında dakikalarca neden durduğumu, neden kuşlarla konuştuğumu bir
sorsa şu ters bakışlı adam... Ona diyeceğim ki: ‘Bir başka arkadaşım...
Cezaevindeydi. Çok şükür tahliye olmuş. Telefonla arıyorum, arıyorum,
ulaşamıyorum. Umarım oğlu da tahliye olur yakında...’ Ya da dinleyip
dinlemediğine aldırmadan, uzun uzun, saatlerce anlatacağım: ‘Ben yıllar
önce ülkeme döndüğümde cezaevlerinde açlık grevleri başlamıştı. Sonra
bir kaç yıl sonra, ilk köşe yazarlığı dönemimde de... Çok insan öldü.
Yazmaya çalıştım, yani açlığı... Şimdi 55. günde, gazeteler sessiz, ama
ölüm sınırında...’ Amazon yeşili kuş hakikaten halden anlıyor, gagasını
susamışçasına, kafes tellerinin, boncuklu plastik perdenin arasından
bana doğru uzatıyor. Oysa ellerim bomboş, pekala biliyor.
Dükkan sahibi hiçbir şey sormuyor, sırtını dönüp gidiyor. Yağmur
şiddetleniyor, gözlerimin tam içine yağıyor. Karardıkça kararan camın,
köpek maketleriyle dolu bir vitrinin önünde duruyor, sanki ta
çocukluğuma dek ıslanıyorum. Belki orada, çocukluk ormanında... Ağır,
kopkoyu, yoğun bir damla: Bir türlü anlatılamayan... Bir zamanlar
içinden sağ çıktığım ormanların yeşiline bürünmüş bir kuş, gözlerini
bana dikmiş, avutmak istercesine gagasını uzatıyor, susuyor...
Yoluma devam ediyorum. Şehir, kalabalıklar, göl kıyısı... Büfeye varıyorum, bizim gazete kalmamış.
***
Kısa, gerçek bir hikaye: “Sizin gazeteyi senin yazdığın günler
alıyorum,” diyor telefondaki ses. “Sadece caddedeki bayide
bulabiliyorum. Tezgah altından çıkarırcasına arkalardan bir yerden bulup
çıkarıyor... Geçen hafta, o gazeteyi, ben de cüzdanımı ararken,
Güneydoğulu bir genç yanıma yaklaştı. İş arıyormuş, inşaat işi... Bir de
baktım, cüzdanımı evde unutmuşum. Utana sıkıla, gazetenin fiyatını
sordum, cebimde bir kaç kuruş vardı. Genç çocuk, bir bana, bir gazeteye
baktı. Abla, dedi, son param bu, sen oku gazeteni... Bana 25 kuruş
uzattı. Çok utandım, üzerimde banka kartım da vardı, ama işte... Yani
ona yardımcı olamadım. Belki kabul etmezdi. Ama teklif dahi etmedim, çok
yorgundum, utanmıştım... Bazen insanın basireti bağlanıyor, anlarsın…”
“Anlıyorum”, diyorum kısaca, “bunu yazabilir miyim?”
Bizim Gazete