Türkiye korkunç bir yarılma yaşıyor; her iki tarafta da öbür tarafa hayretle, şaşkınlıkla bakıp kızıyor. Bir taraf "ya nasıl olur da büyük liderimizin ve partimizin yaptıklarını görmezler" diye hayıflanıyor. Diğer taraf ise "ya bu AKP'ye oy verenler nasıl insanlar bu kadar şey gözlerinin önünde olup biterken hala oylarını AKP'ye veriyorlar" diye karşı tarafa muazzam bir öfke duyuyor...

Yani her iki taraf da aslında öfkeli ve diğer tarafı gelişmeleri doğru okuyamamak, yer yer ülkeye ihanet içinde olmakla suçluyor. Toplumu bu hislerinden yakalamış iktidar sahipleri ise bu durumu sonuna kadar kullanıyorlar. 

Bu hisler üzerinden iktidar üreten AKP Hükümetleri toplumu iktidarlarını sürdürebilmek adına korkunç bir uçurumun kenarına getirdiler. Cizre katliamı bu noktada bardağı taşıran son damla oldu. 

Bu korunç insanlık suçunun tıpkı Dersim gibi, Ermeni Katliamı gibi on yıllarca yaygın sonuçları olacak; her şeyden önce burada sadece Kürt toplumuna göz dağı verilmedi. Kendisini "Eski Türkiye'nin alternatifi olarak sunan AKP'nin sözde yeni Türkiye'si katliam yapmakta eski Türkiye'nin gerisinde kalmayacağını bütün topluma göstermiş oldu. 

Kamuoyunu manipüle etmek için her ipte oynayan cambaz misali Dersim Katliamına sözüm ona göz yaşı döken; meclisi bir tür tiyatroya çeviren, CHP sıralarına dönüp "siz işte böyle bir katliam geleneğinden geliyorsunuz!" diyen AKP Hükümeti; tıpkı yıllar önce 1937-38'de Dersim'de nasıl mağaralarda insanlar yakılarak dumanla zehirlenerek öldürülmüşse; aynısını 2016 yılında hiç utunmadan bütün dünyanın gözü önünde Cizre'de tekrar etti...

Üstüne üstlük Türkiye Kamuoyunun ezici bir çoğunluk ne olduğunu biliyor olmasına rağmen üç maymunları oynuyor. "Görmedim, duymadım, bilimiyorum!" Halbuki bu katliamcı çizgi sadece Kürtleri tehdit etmiyor. Sur halkı, Cizre halkı, Silopi halkı, daha genel anlamda Kürt halkı yenilsin bakalım o zaman görürsünüz, artık neredeyse kırıntıları kalmış farklı yaşam biçimlerinden geriye bir şey kalıyor mu?

Bu noktada kafası en berrak olanlar Kürtler. Onlar bütün günlük tartışmaların dışında neyle muhatap olduklarını biliyorlar. Tabi ki Kürtler de diğer halklar gibi; daha iyi yaşamak, çocuklarını daha iyi okullarda okutmak iş güvencesine sahip olmak, temiz bir çevrede yaşamak, kaliteli konutlarda oturmak istiyorlar...

Aristotales hayatın amacının "Mutlu olmak" olduğunu söylüyor. Ancak mutluluğun ne olduğunun tespiti öylesine güç ki; kimi parayla mutlu olur, kimi şan şöyretle ama hepsinin olmazsa olmazı özgürlüktür. Özgür olmayan bir insan ne parayla, ne de şan şöhretle mutlu olur. Bu durumda mutlu olmanın en asgari koşulu yerine gelmeden; yani insanın özgür olmadan mutlu olması mümkün değildir...

Ünlü İngiliz Filozof Erich Hobsbaum'la yapılan bir söyleşide kendisine "Mutlu toplumlar var mıdır, varsa hangi toplumlar mutludur?" diye bir soru soruluyordu. E.Hobsbaum, "Mutlu toplumun ilk aşaması; konut, geçim araçları gibi tek tek bireylerinin varoluş problemlerinin nispeten çözüldüğü yerde bir tür rahatlama oluyor ve insanlar kendilerini yer yer mutlu hissediyorlar" diyordu. Ancak hemen sonra bu eşik aşıldıktan sonra asıl problemin başladığını ilave ediyordu. 

Erich Hobsbaum'a göre daha sonra toplumlar; rekabet, kıskançlık, aşırı bireyselleşme gibi hastalıklara tutuluyorlar, ve bu durumun yarattığı mutsuzluğun, varoluş problemlerinin yaşandığı toplumların mutsuzluğundan hiç de daha az olmadığının altını çiziyordu...

Söyleşinin bana en ilginç gelen kısmı ise 70'li yıllarda yapılan bir saha çalışmasıydı. Sosyologlar aynı yıllarda İrlanda ve İngiliz toplumunda saha çalışması yapmışlar ve insanlara "kendilerini nasıl hissettiklerini, mutlu olup olmadıklarını" sormuşlardı. Sonuç gerçekten de çok ilginçti. İrlandalılar 70 yıllarda muazzam bir çatışma ortamındayken ve korkunç bir yoksullukla mücadele ederken; kendilerini İngilizlerden daha mutlu hissediyorlardı...

Burada anahtar kelime "Umuttu!" bunca zorluğa rağmen özgürlüğe olan inançlarını koruyorlar bunun için mücadele etmekten, bedel ödemekten çekinmiyorlardı. İngilizler ise çoktan Kapitalizmin refah toplumu evresine geçmiş; evinin arabasının markasını kendine dert eden bunun için kendiyle ve çevresiyle kavgalı insanlara dönüşmüşlerdi...

Bu kadar şeyi şunun için anlattım; evet Kürtler çok zor bir süreçten geçiyorlar, evleri başlarına yıkılıyor, gencecik insanlarını kaybediyorlar, ama onların umudu var. Türkiye'nin batısı; arabasının markasının, evinin metre karesinin derdine düşmüş her şeye burdan bakarken; Kürtler daha insancıl, daha dayanışmacı bir toplumun kavgasını veriyorlar, bunun bedelini ödüyorlar...

Her Türkiye'ye gittiğimde birçok mutsuz insanla karşılaşıyorum; hayatlarında yaşamlarını sürdürebilmek için gerekli olan her şeye sahipken muazzam mutsuz insanların ülkesine dönüşmüş AKP Türkiye'si. Ama neredeyse hiç ama hiç "Umutsuz!" Kürt görmedim. AKP devleti Kürtlerin umuduna saldırıyor, ancak bu boş bir çaba olmanın ötesine geçemeyecek; Kürtler umut etmekten ve özgürlükleri için mücadele etmek hiç vazgeçmeyecekler...