
BİRCAN DEÐİRMENCİ / AMED
Seyirci kalırsak aklımız çürür, ruhumuz çürür... Sheakespeare’in dönemindeki kralı ya da kraliçeyi hatırlayanımız var mı? Ya da toplumsal hafızamızı diri tutmak için hangimiz resmi tarihten medet umduk ki? Resmi tarih kitaplarından mı, yoksa edebiyat uyarlamalarından mı öğrendik Ermeni tehcirini ya da Yahudi soykırımını? Henüz kan kokusunu tanıkların canlı bedeninde diri tutacak kadar yakın bir tarihte olmasına rağmen Hutularla Tutsilerin birbirini boğazladığı o vahşi savaş, Hotel Rwanda filmi olmasa kalır mıydı aklımızda? Hangimiz Guernica derken Picasso yerine İspanya İç Savaşı’nın taraflarını hatırlar ki? Ehmedê Xanî, Mem û Zin’in aşkını anlatmasa, Kürt edebiyatının yüzlerce yıl önceki varlığından haberdar olabilir miydik? Amûde Sineması’nda çıkan yangındaki 283 çocuğun trajedisini dengbêjlerin günümüze kadar ulaştırdığı kilamlardan, Mihemedê Seîd Axa’dan dinlemesek hangimizin aklında kalacaktı?
Sanattan ve sanatçıdan söz ediyoruz... İlk taşı yontan da onlardı, ilk isyankarlar da.. İlk büyücüler de onlardı, bebelerimizin kulağına ismini fısıldayıp ninnileri mırıldayan da... Kimi zaman lanetlendiler, kimi zamansa kutsandılar. Ama hiçbir zaman karanlığın efendilerine köle olmadılar. Her şeyi akıllarındaki defterlere yazdılar. Zalime karşı duran da, zulme ilk uğrayan da onlar oldu. Ama her zaman hikayelerin taşıyıcısı oldular. Tıpkı Cizre’nin, Sur’un serencamını yazılacak kirli kitaplar yerine kendilerinin anlatacağı gibi. Hafızalarındaki deftere yazdılar ama yine de “Seyirci kalmayın ve unutursak hatırlatın” dediler.
Her şeye rağmen ayakta kalmaya devam eden Kürt tiyatrocular, 5. Amed Tiyatro Festivali’ni düzenleyerek izleyiciyle birlikte hikayelerini yazmaya devam ediyor. Festival organizasyonundan Yavuz Akkuzu, Rûgeş Kırıcı ve Berfin Emektar ile festivali, Kürt tiyatrosunun geldiği aşamayı ve önümüzdeki dönem projeleri hakkında konuştuk.
Özel tiyatro olarak festival yaptınız. İzleyebildiğim kadarıyla ufak-tefek şeyler dışında önemli bir aksaklık da yaşanmadı. Festivale nasıl karar verdiniz? Ve nasıl geçti?

Yavuz Akkuzu: Festivali yaparken anladık ki özel tiyatrolar da festival yapabilirmiş. İstanbul’da bir grup birkaç yıl denemiş, sonra yapamamış. Tiyatro Medresesi var, onlar da tek kişilik oyun festivali düzenliyor. Festivaller genelde devlet destekli ya da vakıflar, büyük sponsorlar aracılığıyla yapılıyor. Kendi seyirci gücüne dayanarak yapılan festival neredeyse yok gibi. Kürdistan coğrafyasında bu savaş koşullarında, OHAL sürecinde, bu ekonomide, bu krizde -yani toplumsal olarak krizden söz ediyorum- bunu yapmak çok önemli.
Cesareti nereden aldınız?
Yavuz Akkuzu: Cesareti önceki seyirci kitlemizden aldık. Şehir tiyatrosunda bir seyirci kitlemiz oluşmuştu. Bütün oyunları dolduran değil beğendiğine gelen, yani tercih yapan bir kitle. Doğal olarak diyorsun ki bu seyirci sadece bir ulusal kimlikten bakmıyor. Eskiden öyle değildi. Oyun Kürtçe’yse dolup taşardı. Yani Gani Rüzgar Şavata’nın filmlerini bile içinde Kürtçe bir şarkı ya da replik geçtiği için binlerce insan gidip izliyordu. Artık salt ulusal kimlikle değil bir sanat eseri olarak bakan seyirci oluştu.
Bu kitle, 4 yıllık festival sürecini geçirmişti ve beşincisini yapmak zorunda olduğumuz fikriyle yola çıktık. Aklımıza “Özel tiyatro olarak nasıl yaparız” sorusu tuhaf bir şekilde gelmedi; bu, tartışma konusu bile olmadı. “O seyirci kitlesi gelir” dedik. Ve doğal olarak kendini organize edebilecek bir hal alabilir. Tabi özel tiyatro olmanın zorluklarından dolayı bazı detayları da atlamadık. Örneğin gelen konukları otel yerine evlere götüreceğimiz gibi.
Diyarbakır özelinde Kürdistan’da yok edilmeye çalışılan bir toplumsal ruh, bir yaşam var. Dolayısıyla bir nefes alma ihtiyacı var. Bu festival, alternatif bir fikrin nefes alma alanı oldu. O anlamda toplumun öyle bir şeye de ihtiyacı varmış, bunu gördük. Demek ki birkaç yıl öncesine kadar sanat takipçisinin öyle bir ortamı vardı ve bu ellerinden alınmak istendiğinde alternatif olana hep birlikte sahip çıktılar. Boş kalan oyunumuz olmadığı gibi çoğu zaman dışarıda kalan seyircimiz oldu. Sanat alanında küçük bir aktivasyon yaptığımızda insanlar toplanabiliyor. Bu siyaseti de, diğer sanat dallarını da etkilemeli. İyi bir şey yapıyorsan demek ki, insanlar gelebiliyor, tartışıp konuşabiliyor.

Rûgeş Kırıcı: “Seyirci kalma, unutursam hatırlat” sloganıyla yaptığımız bu festival, sanırım yaşadığımız en sıcak festivaldi. Sloganında gizli bir sıcaklıkla... Yani seyirci ve sanatçının karşılıklı sorumluluğunu hatırlatan, sahnedeki ile koltukta oturanın mesafesini yok eden, unutmak ve hatırlamak arasındaki ince çizgiyi hatırlatan 4 kelimelik kocaman bir kompozisyonun tablosuydu, 10 günlük festival.
Ne kadar zor koşullarda yapıldığını anlatmaya pek gerek yok sanırım. Son 2 yıldır güvenlik gerekçesiyle pek çok sanatsal etkinlik iptal edildi, tiyatrolar mühürlendi, konserler durduruldu, sosyal medyadan sürek avına çıkıldı ve cümlesini kurmakta bile zorlandığımız korkunç şeyler yaşandı. Üstelik henüz son 30 yılın korkunçluklarının cümlelerini kuramamış, oyunlarını oynayamamış, şarkılarını söyleyememişken...
İnsanın yakın tarihi çabuk unutmak gibi bir özelliği varmış. Sanırım tam da zamanında kurduk, “Unutursam hatırlat” cümlesini. Bu yüzden tiyatro festivali, Amed’te küçük bir pencere araladı. Pencereden gelen temiz havayla bir nefes oldu. Üstelik tiyatro gruplarının ve Amed halkının dayanışmasıyla dolu dolu geçti. Kentin her sokağında yaşananlarla bir kere daha yüzleşen bir festival oldu. Gerçekler hala o sokaklardaydı. Bitmemişti henüz. Sur’da Duçem Kültür Merkezi’nin avlusunda oyuncu arkadaşlarımız sahnedeyken gelen şiddetli patlama sesi, ne yazık ki oyunun ses efekti değildi. Gerçek bütün çıplaklığıyla oradaydı ve biz gördük. Unutmak olur mu şimdi?

Berfin Emektar: Festival yapmayı planlarken özel tiyatronun festival yapabilme gücü ya da güçsüzlüğü üzerine düşünmedik; bunun planını, hesabını yapmadık. Kim bilir, “Nasıl yapacağız” kaygısıyla bunu tartışıp konuşsaydık belki geri adım atabilirdik. Belki birçok şeyi böyle yapmak lazım, onun dışındaki tartışmalar sana kaybettiriyor.
Aslında bu biraz da inanç meselesi. Çünkü etrafta çok fazla negatif atmosfer yaratılıyor. Biz yaptık, seyirci geldi, tüm oyunlar dolu geçti. Tabii ki diğer taraftan seyircinin sahiplenmesine güvendik. Daha önce birlikte çalıştığımız, alternatif noktada duran, özel tiyatro olarak açıldığından beri yanımızda durarak bize güç veren topluluklar var. Türkiye’de çok iyi işler yapan Seyyar Sahne, BGST, Kadıköy Theatron, Fiziksel Tiyatro Araştırmaları, MKM Dans gibi topluluklar... Bu programlara da katıldılar. O enerjiye güvendiğimiz için “Biz bu işi parasız da yapabiliriz” dedik. Sonuçta ev sahibi biziz gibi görünebilir ama bu kolektif bir çalışma. Herkesin sahipliğinde olan bir çalışma.
O topluluklar için de farklı bir enerji yaratıldı diyebilir miyiz?
Berfin Emektar: Elbette. Çünkü sadece Kürdistan’da değil, Türkiye’de de sanat bastırmak isteyen, boğmak isteyen bir sistem ve mekanizmayla karşı karşıya. Onlar da kendilerine bir yaşam alanı buluyorlar. Birilerinin direniyor olması, iş yapıyor olması, onlarda da farklı bir enerji yaratıyor.
Bu festivalin bir ev sahibi yoktu. Gelip bilet alandan tutalım, her koşulda emek veren insanlar oldu. Sürekli bir koşturma hali vardı. Sadece oyun oynamadılar, bulaşığa, yemeğe yardım ettiler, röportaj verdiler. Zaten tüm tartışmalarımızda da söyledik, festivalin ruhu alternatif olmalı. Sürdürülen festivallerin devamı gibi yapacaksak o zaman bizim alternatif bakış açımız nerede kalıyor? O kolektif bir çalışmayı bu festivalde başardık gibi.
Nasıl finanse ettiniz?
Yavuz Akkuzu: Birkaç dostumuz ciddi destekte bulundu, onun dışında kombine bilet sistemi yaptık. Tüm oyunların izlenmesi için seyircimiz ona rağbet etti. Almayanlar da oyun sırasında aldılar. Onun dışında bir kurumsal destek, bir sponsorluk desteği olmadı.
Bu beşincisi yapılan festivaldi. Bu festivali diğerlerinden ayıran özellik neydi diye sorarsak...
Yavuz Akkuzu: Diğer festivalleri çok kapalı yapmışız, yani tiyatro sahnesine kapanan. Şimdi 16 oyun arasında iki tane sokak tiyatrosu vardı. Aslında daha fazla olabilirdi ama OHAL koşulları izin vermedi. Sokak tiyatrolarını evlerin bahçesinde, avlusunda yapmak zorunda kaldık. Bu koşullar kalktığında daha çok sokağa taşınan, halk tarafından daha görünür hale gelen bir festival olabilir. Bu onun küçük bir denemesi oldu.
Berfin Emektar: Önceki festivallerde büyük rakamlar harcanarak reklamlar yapılırdı. Reklam, billboard yapamadık. Tanıtımı sadece sosyal medya hesaplarından ve kulaktan kulağa yayılan bir festival oldu.
Kürt tiyatro geleneği 90’lı yıllarda İstanbul MKM’de bodrumlarda başladı. Daha sonra gelişerek geniş, konforlu mekanlarda izleyicisiyle buluştu. Lakin yaşanan durumlardan kaynaklı şimdi yeniden bodrumlara taşındığını görüyoruz. Bu durumu nasıl görüyorsunuz?
Yavuz Akkuzu: Bodrumdan çıkış normal bir şey. Bir çıkış yaptığında küçük bir şeyin üstüne bir şey koyarsın ve o mevzu büyür. Ama büyüdükten sonra tekrar oraya gelirsin, bu zordur. 90’larda bodrumda olması doğaldır. Çünkü bir yasak var. Ortam yok, ekonomik koşullar elvermiyor, yavaş yavaş büyütürsün. Nitekim öyle oldu. Batman’dan sonra Diyarbakır’da şehir tiyatrosu açıldı. Kürtçe tiyatro gelişti, büyüdü; Van’da, Diyarbakır’da içerisinde tiyatro okulu da olan iki akademi açıldı. Bundan sonraki geri dönüş ise, bence değerli olan bu. Diğerini değersizleştirmiyorum ama birçok mekana ve olanağa sahip olup da bir daha bodruma razı kalmak zor bir şey aslında. Ve bu dağılmadan yapıldı, bizim grubun yüzde 90’ı birlikte çalışarak ayakta kalmaya devam etti. Bir daha oraya geri döndük ama hiç dönmeyebilirdik, dağılabilirdi, bu koşullarda yok olabilirdik. Olmadı ve bu bizim için değerli.
Berfin Emektar: Değer kısmına katılıyorum ama şöyle bir şey de var: Evet, kıymetli bir şey ama bu bizim işimiz. Yeniden bir tiyatroyu hemen kurmak, toparlanmak, tekrar oyun sahnelemek. Bu artık işimiz haline gelmiş. Bu yüzden bırakmamak değerli. Çünkü profesyonelleşmiş. Artık zamanını, zeminini, her şeyini sanata ayıran insanlar var. Böyle olmasaydı dağılırdı.
Bir fırıncıyı fırından kovarsan gider, başka bir fırında çalışır. Elbette bunun yaşatılması için bir çabamız var. Biz pes etseydik birçok kişi de pes etmiş olacaktı. Biz aslında olması gereken bir şeyi yapıyoruz. Çok olağanüstü bir şey değil. Başka şansımız yok. Birçoğumuz hayatımızı buna adamışız, yeteneklerimiz bu noktadaysa bunun dışında ne yapabilirdik ki?
Rûgeş Kırıcı: Kürt tiyatrosu her zaman Kürt halkı gibi varlık yokluk mücadelesi içindeydi. Elbette mücadelesi devam ediyor. 1991’de bodrum katlardan fısıldayarak tiyatro yapan TeatraJiyanaNû, şimdi Amed Şehir Tiyatrosu’yla ve diğer gruplar ile her şeye rağmen fısıltıyı bodrum katlara bıraktı ve yüksek sesle repliklerini fırlatıyor. Kürt tiyatrosuna baskılar biçim değiştirerek devam etse de artık Kürt tiyatrosunun başka aşamada olduğunu söyleyebiliriz. Üstelik artık Kürt tiyatrosunun üretimlerini bekleyen ve bize üretmemiz gerektiğini hatırlatan ciddi bir seyirci var. Kürt tiyatrocularının da bu sorumluluk duygusu içerisinde olduğunu söylemek mümkün.
Yavuz Akkuzu: Tarihsel olarak baktığımızda Elegez’de, Gürcistan’da, Ermenistan’da Kürtçe tiyatro yapan gruplar vardı, tiyatroyu ikinci iş olarak yapıyorlardı ve ciddi seyirci kitlesine ulaşıyorlardı. Haftanın 6 günü oyun oynayıp salonu dolduruyorlardı. Sonra dağıldılar, bir süre sonra yeniden bir araya gelip tekrar dağıldılar. Biz bunu yaşayabilirdik ama bu bizim artık bir işimiz, yaşamımızın bir parçası olmuş. Bunun dışında dışarıda yapacak iş anlamında bir fikrimiz olmadığı için buraya kanalize olmuşuz ve bu da çökmeyeceğimizi gösteriyor. Tabii ki bu, dışarıda yeri gelirse simit satmayacağım, iş yapmayacağım anlamına gelmiyor. Zaten insanlar, savaş koşullarına göre şekillendiklerinin farkına vardı. Her an işinden atılabilirsin ama yaratımı artık tiyatro olan insanlar var. Yaratımı burada, bunun farkına vardık. Çok olağanüstü, İkinci Dünya Savaşı’na benzer bir şey olmadığı müddetçe çökmeyecek, benim hissiyatım bu yönde. Ki öyle bir durumda bile devam eder, nitekim önümüzde Suriye örneği var, Rojava, Kobanê gibi. Güney Kürdistan’da peşmerge tiyatrosu diye bir şey vardı ve peşmergeler Saddam’a karşı tiyatro yapıyorlardı. Gerilla tiyatro yapıyor. Yani bu tür örnekler var. Savaş koşullarında bile tiyatro yapılabiliyor. Üç-beş insan bulduğunda bile hikayeni paylaşırsın. Onun için yok olmaz
TeatraJiyanaNû, Amed Şehir Tiyatrosu ve Yekta Hevî Tiyatro grubu festivale birlikte ev sahipliği yaptı. TeatrajîyanaNû grubu üyesi olarak siz ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz İstanbul’da?
Rûgeş Kırıcı: TeatraJiyanaNû, halen İstanbul MKM’de faaliyetlerini sürdürüyor. İsminin Kürt tiyatrosu açısından tarihi bir misyonu var aynı zamanda. İlk tiyatro grubumuz. O nedenle bu grubun devamlılığı oldukça önemli. Elbette İstanbul’da Kürt tiyatrosu yapmak hep zordu ve zorlukları devam ediyor. Ne yazık ki halen bu kocaman metropolde projelerimizi sergileyecek çok az salon buluyoruz. Bunun tek sebebinin salon programlarının dolu olması olmadığını bilecek kadar deneyimliyiz.
Dicle Fırat Kültür Merkezi, Cegerxwîn ve Amed Şehir Tiyatrosu da kağıt üzerinde kapandı ama aslında alternatifiyle devam ediyor...
Berfin Emektar: Bir ruh oluştu, oradan yola çıkabiliriz. Tek işi sanat olan kişilerin belediyede idame ettirilmesi bir katkı olmuştu ancak işten çıkartılınca yeniden bir arada olup dağılmaması o ruhun varlığını gösteriyor.
Yavuz Akkuzu: Teknik olarak bir memuriyetin içindeydik belki ama politik olarak uzağında değildik. Burada başka bir şey yaratmak isteyen insanlar var, politik bir zemin var. Ondan kopuk olursan nasıl sanat yapabilirsin ki? Örneğin mimarlık diplomam var, gidip mimarlık da yapabilirdim ama o politik fikir beni tutuyor. Festivali ayakta tutan da politik zemindi. İnsanların bir sanat eseri izlemesinin yanı sıra bu politik fikir birlikte yürüyor. Öbür türlü çökerdi.
Kentteki tiyatrocu potansiyelini açığa çıkartmak ve tiyatronun büyümesi için eğitimleriniz olacak mı?
Yavuz Akkuzu: Akademiden gelen öğrenciler var. Seneye yeni kursiyerlerle birlikte devam edeceğiz. Onu zaten hiçbir zaman bırakamayız. Çünkü büyümemiz gerekiyor. Kendi içinde devam eden bir tiyatro olmamız gerekiyor ki büyüyebilelim. Özel tiyatro açmak isteyen gençler çıkabilir. Çünkü artık bir buçuk milyon nüfuslu bir kent burası. İki tiyatro yetmez, daha da büyümesi gerekiyor.
Son olarak seyirciye yönelik bir mesajınız var mı?
Berfin Emektar: Seyirci kavramını da festivalde tartışmaya açtık. Hiçbir şeye seyirci kalmasınlar. Daha katılımcı, daha sahiplenici, daha aktif, daha eleştirel bir tavır sergilesinler istiyoruz.
Bu pratikte nasıl olur peki?
Yavuz Akkuzu: Her gün sabahtan akşama kadar tiyatro açık. Provamız olmadığı zamanlarda biz hepimiz oradayız. Gelip bizimle birebir tartışabilirler. Oyun kapalı bir oyun değilse gelip provamıza da girebilirler. İstedikleri zaman ulaşabilirler. Telefon numaralarımız, mail adreslerimiz programda mevcut. Yazı yazabilirler. Eleştirilerini, yorumlarını ulaştırabilirler. Tiyatronun doğduğu şey bir ritüeldi ve ritüelde seyirci yok, herkes katılımcıydı. Şimdi tabi sahne-seyirci ayrımı oldu. Teknik olarak öyle bir ayrım olsa bile fikir olarak katılabilirler.
Berfin Emektar: “Seyirci kalmamak” sadece festivalin sloganı değil, kendimize de yönelik. Biz de oyuncuyuz ama birçok durumun da seyircisiyiz. Hayatın içindeki birçok olayın, hikayenin seyircisiyiz. O noktada doğru anlaşılmasını istiyoruz. Kendi dışımızda tutarak söylemiyoruz. Biz iki yıldır bu kentte birçok şey yaşadık. Savaşın kendisini, birçok kaybı ve akla, hayale gelmeyen şeyler yaşadık. Bir nevi buna seyirci pozisyonundayız. Ve “Artık seyirci kalmayalım” diyoruz. Çünkü seyirci kalırsak çürürüz, aklımız çürür, ruhumuz çürür.
Kadın Tiyatro Festivali fikri doğdu
Berfin Emektar: Festivalde beş tane kadın oyunu vardı. Aslında özellikle seçmemiştik ama önümüzdeki dönem kadın oyunları festivali yapma fikrimiz oluştu. Seyircinin yarısından fazlası kadınlardı. Kadınlar bu tür durumlarda daha çok sahiplenici ve her zamanki gibi direnmeye hazır. Hem festivalin programında hem seyircinin kendisinde bunun tetikleyici etkisini gördük.
‘Sezon’ bitmeyecek
Berfin Emektar: Sezon bitmeyecek. Yeri gelmişken belki de sezon kavramını da tartışmalıyız. Sezonu kim koymuş, biz de yıllarca ona göre davrandık. Özel tiyatro olunca "Niye sezon kapansın ki?" dedik. Doğal olarak yazın da programlarımız devam edecek. 23-24 Mayıs'ta Van'da; 26-27-28 Mayıs'ta İstanbul'da Qirix, DawiyaDawi ve Bun an ji Nebûn oyunlarımızla Su Gösteri Merkezi'nde sahne alacağız. Döndüğümüzde Haziran ayı programımız haftada üç oyun ve farklı etkinliklerle devam edecek. Belki yazın mekan sıkıntısından dolayı alternatif mekan arayışlarımız var. İftar sonrası açık mekanlarda etkinlik yapmayı planlıyoruz.
Yavuz Akkuzu: Normalde sezonun kapanması sanatçının kendi işine yoğunlaşması, okumalarını, eğitimlerini yapması ve yeni bir ürünle çıkması için iyi bir şeydir aslında. Ama şehir tiyatroları ve devlet tiyatroları bunu bir tatil havasına dönüştürdü. Biz gösterimlere devam ederek repertuar, öğrenci eğitimi ve oyun hazırlığımızı eş zamanlı sürdüreceğiz.