• İspanya devleti kültürel miras söylemi üzerinden ‘boğayı öldürmeliyim’ alışkanlığında ısrar ederken, Katalonya ise işkencenin kültür olamayacağını anlatmaya çalışıyor. Ortada, özerk bölgeler ile merkezi devlet arasında yıllardır süren bir ‘siyasi güreş’ var. Üstelik bu güreş, arenadakinden çok daha karmaşık ve çetin.
  • Sahnede, kahramanlık ve ulusal kimliğin parlatıldığı bu ritüel, kültürel bir gelenekten çok, iktidarın tarih boyunca seyirciyi hizaya sokmak için kullandığı en eski gösteri teknolojilerinden biridir. Seyircinin gözleri matadorun üzerine, hisleri ise boğanın acısına kitlendirilir. Oysa arenadaki boğa, bu gösterinin parçası olduğunu bile bilmez.

GÜLNAZ DUMAN

Fransa’da hayvan hakları örgütleri, 19 Eylül’de yapacakları geniş katılımlı bir protestoyla boğa güreşlerini hedef alacak. ‘Anti‑corrida’ adı verilen eylem Nîmes’te, tarihi Arènes de Nîmes’in önünde düzenleniyor. Hayvan hakları hareketinin en örgütlü bileşenleri (CRAC Europe, Alliance Anticorrida, One Voice, L214 Éthique et Animaux ve Fondation Brigitte Bardot), yine arenaların kapısına dayanarak tauromaquia[1] geleneğini sonlandırmayı hedefliyor. Yıllardır hem hukuki girişimlerle hem de kitlesel mobilizasyonlarla uğraşan bu örgütler, boğa güreşinin ‘kültürel miras’ diye pazarlanmasına son diyor. Bu yılki eylem de anti‑corrida hareketinin ‘bitmeyen mücadele’ dizisinin yeni bölümü gibi.

Yürüyüşün çağrıcıları arasında 2010’da yine Nîmes’de binlerce kişinin katıldığı en kitlesel protestolardan birini organize eden Fondation 30 Millions d’Amis de bulunuyor. Vakıf, yıllardır ulusal çapta imza kampanyaları, arenaların önünde kalabalık yürüyüşler, video araştırmaları ve hukuki girişimlerle, Fransa’da boğa güreşinin kaldırılması için sistematik bir baskı kuruyor. Anlayacağınız, Fransa’da boğa güreşi geleneği varsa, onun karşısında da 30 Millions d’Amis’nin bitmeyen ısrarı var. Boğa güreşi denilince, çoğu kişinin aklına hemen İspanya nasıl geliyorsa, anti-corrida deyince de aklınıza bu örgüt gelmeli.

Boğa güreşi ritüeli, dünya hayvan hakları savunucularının uluslararası mücadele başlıkları arasında da önemli bir yer tutuyor. Avrupa’da bu tartışmanın en sert yaşandığı ikinci ülke olan Fransa’nın; İspanya’nın hemen ardından, boğa güreşiyle başı en çok derde giren ülkeler listesinde sağlam bir yeri var. Bu konuda ayrıca ‘komşunun kültürel alışkanlıklarına maruz kalan ülke’ rolünde. Boğa güreşi, İspanya’daki gibi ulusal bir ‘kültürel miras’ statüsüne sahip olmasa da, yerel yönetimler izin verdiği sürece Fransa’da hala düzenleniyor. Bu nedenle ülkedeki mücadele devletle değil yerel yönetimler ve hayvan hakları örgütleri arasındaki politik bir çekişme üzerinden ilerliyor. Özellikle güneydeki Occitanie bölgesi, hem boğa güreşi geleneğinin hem de bu geleneğe karşı yükselen toplumsal muhalefetin merkezi.

Politik mücadele alanı

Boğa güreşine karşı protestolar artık Portekiz’in çeşitli bölgeleri, Meksika, Kolombiya, Peru, Venezuela ve Ekvador gibi ülkelerde de düzenli olarak, anti‑corrida eylemleri olarak yapılıyor. Özellikle Madrid, Valencia, Sevilla ve San Fermín boğa koşusunun yapıldığı, en sert gerginliklerin yaşandığı Pamplona gibi şehirlerde bu eylemler sonuç da alıyor. Artan baskı sonucunda bazı şehirlerde arenalar tamamen kapatıldı. Barcelona, boğa güreşini fiilen durdurdu ve Mexico City, geçici yasak uyguladı. Bogotá ise yasak girişimlerini yıllardır sürdürüyor. Bu tablo, boğa güreşinin artık yalnızca kültürel bir tartışma değil, uluslararası ölçekte büyüyen bir etik ve politik mücadele alanı olduğunu ortaya koyuyor.

foto:AFP

İspanya: Kültürel miras Katalonya Hayvanlara işkence

İspanya devleti kültürel miras söylemi üzerinden ‘boğayı öldürmeliyim’ alışkanlığında ısrar ederken, Katalonya ise işkencenin kültür olamayacağını anlatmaya çalışıyor. İki tarafın bu kadar net konuşması, boğa güreşi tartışmasının yalnızca bir hayvan hakları meselesi olmadığını anlatmaya yeter. Ortada, özerk bölgeler ile merkezi devlet arasında yıllardır süren bir ‘siyasi güreş’ var. Üstelik bu güreş, arenadakinden çok daha karmaşık ve çetin.

Yıllardır boğa güreşi tartışmalarında aynı çizgide ilerleyen İspanya Kültür Bakanlığı, güreşlerin devlet tarafından korunması gereken bir değer olduğunu vurguluyor. Madrid’e göre boğa güreşinin yasaklanması ya da sınırlandırılması özerk bölgelerin değil, merkezi devletin yetki alanı. Yani, boğa güreşleri devlete göre ulusal kimliğin bir parçası.

Katalan hükümeti ise boğa güreşini yıllardır işkence, şiddet ve modern toplumla uyumsuz bir ritüel olarak tanımlıyor. Hukuki bir iddianın aynı zamanda etik bir duruşunun da olması gerektiğini savunan Katalan hukukçulara göre hayvan refahı, özerk bölgenin yetki alanında ve bu nedenle kültürel miras bahanesi, hayvanlara yönelik sistematik şiddeti meşrulaştırmak için kullanılamaz.

Madrid ne yaptı?

Tartışma, kültür sayfasından çıkıp doğrudan ‘yetki savaşları’ bölümüne taşınmış durumda. Katalan Parlamentosu’nun ‘hayvan refahı’ gerekçesiyle aldığı karar, boğaların kırmızıyı görmediği ve harekete yönelik koştuğu gerçeğinden fırlayan bir ok gibi Madrid’in hukuk sahnesine düştü. Bu hayvanların dikromat olması gibi bilimsel ayrıntılarla desteklenen karar, İspanyol devletinin hukukuna doğrudan saplandı.

Aslına bakarsanız, İspanya devletinin bu konudaki iddia bile olamayacak söylemleri, arenadaki boğanın matadora verdiği tepkiden farksız: yasağın içeriğine bakmayan devlet yalnızca harekete tepki veriyor, tutumu ise; düşünülmüş bir politika değil koşullanmış bir refleks olmaktan öteye geçemiyor. Yine de Madrid, kendi histerisini hukuki zemine taşımayı başardı. Ulusal-kültürel miras gerekçesiyle yasağı geri çevirerek, boğa güreşini yalnızca arenalarda değil, hukukun içinde de bir mücadele alanına dönüştürerek mirasını korumakta ısrar etti. Katalonya’nın yasayı iptal etmesini boşa çıkaran Madrid böylece İspanya’nın özerklik modelinin sınırlarını gösteren en çarpıcı örneklerden birini sergilemiş oldu.

Katalonya’nın karşı hamlesi

Katalonya, hukuki yasağı kaybetmiş olsa bile idari mekanizmaları devreye sokarak boğa güreşini fiilen durdurmuş durumda. Bölge arenaları kapalı tutup ruhsat vermedi. Güvenlik izinlerini reddedip, yerel yönetimlerin etkinliklerini engelledi. Merkezi devletin kararını kabul etmiş görünse bile uygulamada kendi etik ve politik çizgisini idari bir direnç stratejisi olarak sürdürdü.

Toplum ve Kraliyet Ailesi’nin tutumu

İspanya’da boğa güreşi tartışması toplumun farklı katmanlarında da gerilim yaratıyor. Bu gerilimin en görünür olduğu alanlardan biri de Kraliyet Ailesi’nin tutumu. Monarşi, tauromaquia konusunda uzun süredir sessiz ve mesafeli bir çizgide. Kral VI. Felipe boğa güreşine açık bir destek vermiyor. Prenses Leonor ve Sofia da aynı şekilde hiçbir resmi görüş bildirmiyor. Geçmişte arenalara gidilmiş olsa da bugün kraliyet bu konuda belirgin biçimde nötr davranıyor. Bu sessizlik, tauromaquia’nın İspanya’da ne kadar siyasi olarak hassas bir mesele olduğunun en güçlü göstergelerinden biri.

foto:AFP

İspanya’nın Lidia hattı

Boğa güreşi, İspanya’nın en derin siyasi fay hatlarından birini oluşturuyor. Tartışma yalnızca kültür mü, işkence mi sorusuna indirgenemeyecek kadar çok katmanlı. Konu, aynı anda ulusal kimlik, özerklik yetkisi, hayvan hakları ve kültürel miras gibi birbirine temas eden alanları kesiyor.

Katalonya’nın boğa güreşini fiilen durdurması ve Madrid’in hukuki üstünlüğünü koruması, etkinliğin yalnızca bir gösteri değil İspanya’nın siyasal yapısında derin bir çatlağı işaret eden kültürel ve politik bir mücadele alanı olduğunu ifade ediyor.

Seyirci ve iktidar dramaturjisi

Boğa güreşi denilince akla hep İspanya gelir; sanki dünya üzerinde başka hiçbir ülke şiddeti sahne sanatına dönüştürme konusunda bu kadar ısrarcı olamamış gibi. Oysa konu, hayvan hakları savunucularının uluslararası mücadele başlıkları arasında yıllardır üst sıralarda.

Sahnede, kahramanlık ve ulusal kimliğin parlatıldığı bu ritüel, kültürel bir gelenekten çok, iktidarın tarih boyunca seyirciyi hizaya sokmak için kullandığı en eski gösteri teknolojilerinden biridir. Seyircinin gözleri matadorun üzerine, hisleri ise boğanın acısına kitlendirilir. Oysa arenadaki boğa, bu gösterinin parçası olduğunu bile bilmez.

İspanya devleti bu sahnede her ne kadar kendisini matador sansa da, Katalonya’nın yasağına verdiği tepkiyle, sahneye çıkar çıkmaz koşmaya başlayan ama neden koştuğunu bilmeyen bir boğanın davranışını sergiler: Gerçekte o, koşullandırılmış bu boğanın kendisidir.

Gösteri toplumu ve boğa güreşi

Arenada boğanın ölümü, yalnızca bir ölüm değildir. Seyirci, estetize edilmiş bu ölümü izleyip alkışladıkça, şiddetin toplumsal meşruiyeti yeniden üretilir. ‘Seyircinin edilgenleştirilmesi’ denilen süreç, arenada en çıplak haliyle görünür: hem şiddetin öznesi hem de tüketicisi olan seyircisiyle, arenada herkes kendi rolünü oynar. Boğa ise, hep ölen ama asla kurban statüsüne girmeyen bir varlıktır… bir tek o, oynadığı oyunun adını bilmez. Hukuki bir özne bile olamamıştır çünkü arena ya da sokaklarda koşarken, o yalnızca bir nesnedir.

Ölümü bir ritüel olarak sunup, şiddeti bir sanatmış gibi paketleyen bu gösterilerde, seyircinin dikkati gerçeğin acısından uzaklaştırılır. Boğa güreşi, sahne ışıklarını seven bir iktidarın elinde, boğulmuş bir toplumun biriken gerilimini boşaltmak için üretilmiş ve çarpıtılmış bir katarsis sahnesine dönüşür. Seyircide, kendi çaresizlik ve öfkesinin, başka bir bedene yönlendirilmiş şiddet üzerinden boşaltıldığı sanısı yaratılır. Oysa bu sahnede, şiddet yeniden estetize edilerek tiyatroya dönüştürülmüş; seyirci de bu estetik makyajın içinde şiddetin normalleştiği bir konfor alanına yerleştirilmiştir.

foto:AFP

Ritüeller Üzerinden Seyirciyi Alıştırmak

Arenada boğanın bedeni disipline edilir hareketi kontrol altına alınır; acı, bir performansa dönüştürülür. Bu disiplin yalnızca boğaya değil, seyirciye de uygulanır ve itaat, estetik bir formda öğretilir. Bu bakımdan arenalar, toplumsal bir eğitim alanıdır.

İspanya devletinin kültür diye savunduğu bu ritüeller, tarihler boyunca iktidarın sembolik gücünü görünür kılmak için kullandığı bir sahneleme tekniğidir. Ulusal kimlik, cesaret ve kahramanlık gibi kavramlarla harmanlanır. Böylece şiddet, estetik bir ambalajla toplumsal meşruiyet kazanır. Matadorun koreografisi ise faşizmin estetize ettiği siyasetin arenadaki versiyonudur: şiddet, ritme ve jeste bürünür.

Boğanın ölüp ölmediği seyirci için önemli değildir önemli olan, o anda kendi hayatının acısından bir süreliğine uzaklaşabilmektir. Matadorla da ilgilenmez seyirci yeter ki boğa ölsün diye umut eder.

Seyircinin niyeti, yaşam mücadelesi veren bir boğanın nasıl kıskıvrak edildiğini, bir okla nasıl delindiğini, o okun değdiği yerdeki kanı görmek midir. Hayır, seyircinin niyeti, aslında kendi yavaş yavaş ölümünü bir süreliğine unutabilmektir.

Bu nedenle boğa güreşi, kültürel bir etkinlik değil iktidarın tarihsel sürekliliğini taşıyan bir sahnede, üzerinize fırlatılmış ve nereden geldiğini anlayamadığınız bir politik oktur.

Gerçek bir güreş değil kurgulanmış bir performans

Boğa güreşi, İspanyolca’da geçtiği biçimiyle hiçbir zaman gerçek bir ‘güreş’ olmadı. Corrida ritüeli, içinde faena adı verilen teknik gösteriyi barındırsa da, gerçekte olan şey tam olarak bir mücadele değil kurgulanmış, matadorun boğayla yaptığı estetik, ritmik ve teknik bir performanstır. Arenaya çıkmadan önce zayıflatılan, kasları yorulan, boynuzları törpülenen, yönlendirilen ve güçsüzleştirilerek rakip değil performans nesnesi haline getirilen boğanın karşısındaki matador başrol oyuncusudur ve puanlanır. Koşullandırılmış boğanın matadorun hareketlerine göre koşması ne gerçek bir mücadeledir ne de gerçek bir karşılaşma. Lidia terimi ise zaten, boğanın arenadaki yönlendirilmiş hareket sürecidir: yani mücadele değil kontrollü akıştır.

Sanat olmayan estetik

Eğer faena, matadorun boğayla yaptığı teknik gösteriyse zaten buna boğa güreşi denilemez. Bu bir gösteridir. Ama bu gösteri, sanat da değildir. Sanat bir canlıyı öldürmek üzerine kurulu olamaz. Zira, öldürme eylemini araçsallaştırdığı anda sanat olmaktan çıkar. Boğa güreşi dünyasının kullandığı estetik terimler, özünde sanat olmayan gerçeği gizlemek için kullanılan bir dil makyajıdır.

Sanatta aranan özgürlük ve zorlamasızlık boğa güreşinde yoktur. Öldürmek amaçlı bir süreçtir ve boğaya acı çektirilir. Boğa ölmeye zorlanılır ve ölümle sonuçlanır. Sanatın özü mimesistir: gerçeğin temsili, taklidi, yeniden sunumudur. Boğa güreşinde iktidarın tekniği ölümü taklit etmez; gerçekten üretir… yani öldürür. Yani sergilenen, iktidarın şiddeti estetize ettiği bir gösteri dramaturjisidir.

Bu nedenle, estetik bir forma sokulmuş şiddet ritüelleri, seyirciyi güzellik üzerinden manipüle etmekten başka bir amaç taşımaz. Seyircinin edilgenliği ve itaatinin yeniden üretimi ne kadar örtbas edilmeye çalışılsa da, faşizmin temel mantığıyla aynı çizgide durur.

İspanya devleti, Katalonya’nın boğa güreşi yasağına arenadaki boğa gibi nereye koştuğunu bilmeden, yalnızca koşullanmış bir refleksle tepki verirken, aralarındaki bu güreş de aslında hukuk üzerinden politika, politika üzerinden toplumların nasıl yönetileceği üzerine kurulu bir iktidar mücadelesi olduğunu açığa vurur.

Oysa kırmızıyı sallayan el de, kalabalığın akışını yöneten güç de ve ölümün ritmini belirleyip bu koreografiyi kuran irade de sahnede bizzat yoktur… hepsi arenanın dışında durur. Bu gösteride kim gerçek matador, kim boğa, kim seyirci sorusundan daha vahimi ise: boğanın kaderinin arenada, toplumun kaderinin ise arenanın dışında yazıldığı ve bütün oyunun dışarıdan izlediğidir.

[1] İspanyolca’da, boğa güreşi sanatı, kültür ve geleneği.