- Fransa ile Suudi Arabistan arasındaki 6 milyar euroluk anlaşma, üç eğlence parkının ötesinde ekonomik, kültürel ve politik etkileriyle tartışılıyor.
Gülnaz DUMAN
Fransa ile Suudi Arabistan arasında 24 Ağustos’ta imzalanan dev yatırım paketi, Paris’in kapılarını yalnızca üç eğlence parkına değil, 6 milyar euroluk bir kültürel ve ekonomik nüfuz operasyonuna açtı. Élysée Sarayı’nda Emmanuel Macron ile Veliaht Prens Mohammed bin Salman’ın el sıkışmasıyla başlayan süreç, Riyad’daki PIF ve SEVEN merkezlerinde tamamlanan ek protokollerle birlikte, çok katmanlı bir anlaşmaya dönüştü.
Fransa ve Suudi Arabistan halkının geçinemez ve sosyal hizmetlerin de yetersiz olduğunu hem haberlere hem de sanal medyaya taşıyan bu anlaşma, geçmiş ve bugünün eksikliklerini tartışmaya açtı. Anlaşma, her ne kadar “22.000 istihdam” ve “Dragon Ball temalı park” başlıklarıyla sunulsa da, gerçekler otoriter bir rejimin Avrupa’nın kalbine yerleşmesini mümkün kılan çok katmanlı bir sızma stratejisi olarak görülüyor.
Temmuz 2024’te Paris’te, çerçeve mutabakat, Eylül 2024’te Riyad’da teknik anlaşmalar tamamlandı. 2025 başında ise, Île-de-France Bölge Konseyi’nde yer tahsisi onaylanarak, Suudi Arabistan’ın Avrupa’daki ilk büyük kültürel hamlesi resmen yürürlüğe girdi. Ancak bu kez, iki ülkenin halkları tarafından yoğun biçimde tartışılmaya başlandı.
“İşte proje, işte yer, işte para, işte parklar” özgüveniyle duyurulan paketin finansal belgeleri de ilk kez kamuoyuna açıklandı: Parkların tam konumu, yüzölçümü, Dragon Ball teması, yatırım ve istihdam rakamları. Aynı gün Fransız muhalefeti ve kültür çevreleri sert eleştiriler yaparken, sanal medyada ise Dragon Ball üzerinden yükselen tepkiler ‘Suudi işgali’ etiketleriyle trend oldu.
Proje Macron, Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire ve Kültür Bakanı Rachida Dati tarafından “ekonomik canlanma” söylemiyle savunuluyor; ancak muhalefet, kültür çevreleri ve insan hakları örgütleri tarafından Fransa’nın ekonomik kriz döneminde otoriter rejimlere açtığı kapının bedeli olarak okunuyor.
Bu nedenle anlaşma, Fransa’da yalnızca bir yatırım değil; jeopolitik bir alarm, çok katmanlı bir kültürel ve politik yeniden konumlanma hamlesiyle gelen risk ve demokratik değerlerin ekonomik çıkarlar uğruna pazarlık masasına sürülmesi olarak görülüyor.
Krizi fırsata çeviren taraf
Macron cephesi, anlaşmayı dört temel argümanla savunuyor. Ekonomik canlanma diyerek, 6 milyar euroluk yatırım paketini, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik daralma ve bütçe açığına karşı bir nefes olarak sunarken, banliyölerde istihdam artacak söylemiyle, özellikle Île-de-France çevresindeki işsiz genç nüfusa sesleniyor. “22.000 doğrudan istihdam” vaadi, sosyal patlamaları yatıştıracak bir araç gibi kullanılıyor.
Aynı cephe, “Paris turizmi güçlenecek” iddiasıyla, eğlence parklarını küresel turizm rekabetinde yeni bir koz olarak gösteriyor. Disneyland, Parc Astérix gibi mevcut yapılarla birlikte ‘eğlence koridoru’ yaratma hedefini öne çıkarıyor.
“Suudi Arabistan modernleşiyor” söylemi ise savunmanın en tartışmalı ayağı. Riyad rejiminin imajını yumuşatmaya çalışan bu çizgi, Vizyon 2030 programını otoriter bir rejimin reform vitrini olarak meşrulaştırılıyor. Zorunlu pragmatizm alt başlığında okunabilecek bu gerekçelendirmeler, aslında klasik merkezci çizgiye oturan bir söylem oluşturuyor. Ancak gelen tepkiler, meseleyi doğrudan ‘otoriter rejimlerle yapılan anlaşmalar’ başlığını taşıyor.
Riyad’ın küresel hegemonya arayışı
Riyad cephesi ise anlaşmayı kendi stratejik hedefleri açısından, o meşhur ‘kültürel açılım’ sosuna bulayarak sunuyor. Eğlence parkları, Suudi Arabistan’ın ‘dünyaya açılan modern yüzü’ olarak gösteriliyor. Böylece petrol dışı sektörlere yatırım söylemi, rejimin kendini normalleştirme çabasının bir aracına dönüşüyor.
Dünya eğlence sektöründe liderlik iddiasıyla, SEVEN[1] ve PIF[2] üzerinden küresel pazarda söz sahibi olma hedefi dile getirilirken, Paris yakınındaki parklar, bu stratejinin Avrupa ayağı olarak konumlandırılıyor. “Vizyon 2030 kapsamında küresel projeler” söylemiyle de içerdeki baskı rejimi, dışarıda reformcu ve modern bir imajla maskeleniyor, eğlence parkları, bu imaj operasyonunun vitrin projeleri haline geliyor.
Suudi Arabistan’ın insan hakları sicilini, kültürel projeler ve dev yatırımlar üzerinden görünmez kılma çabasının bir parçası olarak okunan bu strateji, aslında tepkisinin pek de ciddiye alınmayacağı Suudi Arabistan halkını bile ikna etmiyor.
Yatırım değil, kültürel ve politik işgal
Sol muhalefet, insan hakları örgütleri, kültür dünyası ve bağımsız gazetecilerden oluşan eleştirel çevreler anlaşmayı sert bir dille hedef aldı ve “Fransa kültürel egemenliğini satıyor” dedi. Onlara göre bu anlaşma, yalnızca ekonomik bir paket değil; Fransa’nın kamusal alanına, kültürel sembollerine ve toplumsal hafızasına Suudi sermayesinin yerleştirilmesi anlamına geliyor. Eleştirmenler, Paris’in çevresine kurulacak dev komplekslerin ülkenin kültürel dokusuna dışarıdan müdahale niteliği taşıdığını vurguluyor.
Ayrıca, “insan hakları ihlalcisi bir rejime meşruiyet veriliyor” perspektifiyle yapılan eleştirilerin altı özellikle çiziliyor. Gazetecilerin öldürüldüğü, kadınların sistematik olarak baskılandığı, muhaliflerin zindanlarda çürütüldüğü bir rejimle yapılan bu tür anlaşmaların ‘normalleşme’ değil, doğrudan meşruiyet üretme olduğu belirtiliyor. Bu nedenle eğlence parkları, Suudi Arabistan’ın ağır insan hakları dosyalarının üstünü örten renkli bir perde, bir kozmetik vitrin olarak görülüyor.
Yatırımın ölçeği ve seçilen alan, klasik bir yumuşak güç stratejisi olarak okunuyor. Eleştirmenler, bugün eğlence parkı ile başlayan sürecin yarın medya, kültür kurumları, sponsorluklar ve eğitim alanına uzanacağını söyleyerek, “bu bir işgaldir” dedi. “Bugün park, yarın medya, sonra siyaset” diyerek ekonomik bağımlılığın politik bağımlılığa dönüşme ihtimaline dikkat çeken çevreler, 6 milyar euroluk yatırım ve 22.000 istihdamın kısa vadede cazip görünse de uzun vadede Fransa’nın Suudi sermayesine bağımlı hale gelmesi riski olarak vurguluyor.
Küresel ölçekte özgürlük, mücadele, bireysel güç ve adalet temalarıyla bilinen Dragon Ball ise tüm eleştirel kesimlerin ortak görseline dönüştü. Bu markanın, ifade özgürlüğünü kısıtlayan ve muhalefeti bastıran Suudi rejiminin fonlarıyla Paris’e taşınması, kültürel bir ironi ve çelişki olarak sert biçimde eleştiriliyor.
İşsizlik ve kültürel kaygı
Sahadaki tepkiler ise iki yönlü ilerliyor. Özellikle banliyölerde yaşayan, işsizlikle boğuşan gençler ve güvencesiz çalışanlar için 22.000 istihdam vaadi somut bir umut olarak görülüyor. “İş lazım, yatırım iyi” diyerek rejimin kim olduğundan çok, ‘maaş, iş, kira’ gerçeğine odaklanan bir kesim var.
Ama açık ara farkla asıl büyük kesim, sanal medya ve sokak röportajlarında öne çıkan kaygılarıyla, “Disneyland’ı satıp Riyad-Land kuruyorlar” diyerek, Fransa’nın değil, Suudi Arabistan’ın kültürel izini taşıyacak bir projeye imza atıldığını savunuyor. Fransa’daki Müslüman topluluk içinde dahi anlaşma bu şekilde okunuyor. Bu geniş kesim, Suudi rejimin dini söylemi kullanarak politik çıkarlarını dayattığını, yatırımların halkın özgürlüğüyle değil, rejimin prestijiyle ilgili olduğunu vurguluyor.
Neden bu kadar sert eleştiriliyor?
Eleştirilerin arkasında, birkaç temel yapısal kaygı bulunuyor. Anlaşma, Suudi cephesinden bakıldığında bu imaj operasyonunun Avrupa ayağı olarak okunuyor. Kültürel semboller, toplumsal buluşma alanları, çocuklar ve gençlerin hayal dünyasını şekillendiren eğlence parklarının yalnızca ticari mekanlar olmadığı hatırlatılarak, bu projenin Avrupa’nın demokratik değerleriyle doğrudan çeliştiği vurgulanıyor.
Ekonomik kriz, bütçe açığı, sosyal patlamalar da eleştirilerin nedenleri arasında. Bu koşullarda Macron hükümetinin otoriter rejimlerle dev anlaşmalar yapması “değerler pazarlığı” olarak tanımlanıyor. Eleştirmenler, “Fransa, ekonomik nefes uğruna kültürel ve politik çizgisini geri çekiyor” diyerek, anlaşmanın kısa vadeli ekonomik rahatlama karşılığında uzun vadeli demokratik bedeller doğuracağını savunuyor.
Öte yandan, özgürlük ve mücadele temalı bir serinin, özgürlüğü sistematik biçimde kısıtlayan bir rejimin sermayesiyle sahneye çıkması hem sembolik hem politik düzeyde büyük bir çelişki olarak görülüyor. Bu durum, pop kültürün artık yalnızca eğlence değil, doğrudan politik bir araç haline geldiğini gösteriyor.
Paris’in demografik ve kültürel yapısını değiştirecek dev bir kompleks kurulması ise, yalnızca eğlence başlığıyla değil; çevresinde oluşacak yeni ticari alanlar, konut projeleri, ulaşım hatları, iş gücü hareketliliği nedeniyle yeni bir sosyo-ekonomik ve kültürel blok yaratacağı endişesi öne çıkıyor. Eleştirmenler, bu zincirin uzun vadede kentin kimliğini dönüştüreceğini söylüyor.
Bugün parklar, yarın sponsorluklar, festival ortaklıkları, medya yatırımları, kültür merkezleri diyerek çizilen tablo, amacın yalnızca para kazanmak değil, kültürel hegemonya kurmak olduğunu gösterdiği için klasik bir yumuşak güç stratejisi olarak okunuyor.
Her ne kadar Riyad rejiminin medya üzerindeki sıkı denetimi nedeniyle Fransa’daki gibi açık ve yüksek sesle dile getirilmese de bu anlaşma Arap dünyasında da bölünmüş, bastırılmış ve kontrollü bir kamuoyu içinde şekilleniyor.
Paris’in demografik ve kültürel yapısını değiştirecek dev bir kompleks kurulması ise yalnızca eğlence başlığıyla sınırlı değil; çevresinde oluşacak yeni ticari alanlar, konut projeleri, ulaşım hatları ve iş gücü hareketliliği nedeniyle yeni bir sosyo‑ekonomik ve kültürel blok yaratacağı endişesi öne çıkıyor. Eleştirmenler, bu zincirin uzun vadede kentin kimliğini dönüştüreceğini söylüyor.
Suudi Arabistan’ın küresel yükselişi
Rejime yakın kesimler, anlaşmayı “ulusal gurur” ve “küresel prestij” olarak görüyor. Ülkelerinin artık yalnızca bir petrol ülkesi olmadığını, dünya eğlence sektöründe liderliğe oynadığını söyleyerek, projeyi Vizyon 2030’un başarısı olarak sunuyor. “Paris’te park kurmak, Batı’ya meydan okumaktır,” diyen bu grup, MBS’nin modernleşme söylemini sorgulamadan kabul ediyor ve Batı’nın Suudi sermayesine boyun eğdiğini düşündüğü bu imzaları milliyetçi bir perspektiften okuyor. Bu kesim için mesele kültür değil, doğrudan bir güç gösterisi.
Projeye en karmaşık duygu ve düşüncelerle bakan kesim ise Suudi gençliği içindeki işsiz ve güvencesiz kitle. Eğlence parkının iyi fikir olduğunu söyleyen gençler, “dünya bizi konuşuyor” söylemiyle Suudi Arabistan’ın modernleştiğini düşünüyor. Ama aynı gençler, bu milyarların neden konut, eğitim, sağlık ve iş alanlarındaki krizleri çözmek için kullanılmadığını; Riyad’da kendileri iş bulamazken, Paris’e neden yatırım yapıldığını sorguluyor. Açıkça dile getiremedikleri bu eleştirileri, gençler anonim sanal medya hesaplarında ifade etmeye çalışıyor.
Diaspora, akademisyen ve reformcu Arap entelektüeller ise projeyi çok sert biçimde eleştiriyor. Bu çevrelere göre anlaşma, rejimin suçlarını görünmez kılmaya çalışan bir imaj temizleme operasyonu. Suudi Arabistan’ın baskıcı politikalarını kültürel projeler ve dev yatırımlar aracılığıyla perdeleme girişimi.
Günün sonunda, Suudi halkının değil, MBS’nin imajının hizmetine giren bu para, içeride kültürel ve siyasal baskı ama dışarıda eğlence parkı olarak tezahür ettiği için gerçekten de bir çifte standart. Parklar açılsa bile, Macron’un beklediği istihdamı karşılamayacak olması ve geçici bir rahatlamanın bütçe açığını kapatmayacağı gerçeği nedeniyle tartışma devam edecek. Nitekim Olimpiyatlar döneminde de yapılan kompleksler de işsizlik açısından bir kesime umut olmuştu. Ancak Olimpiyatlar bittikten sonra artan işsizlik rakamları yeniden karşımıza çıktı.
Arap entelektüellerin çifte standart eleştirisi ise gerçeklerin söylendiği gibi bir kültürel hegemonya değil, daha çok kültürel kaçış gibi durması nedeniyle haklılık kazanıyor. Dragon Ball, yalnızca Fransız ve Suudi halkını değil, Fransa’daki biz göçmenleri bile “ne alaka?!” dedirten; ince bir ironiyle, ince bir sis perdesi altında görselliğin nirvanasında, duyguların işgalciliğini de taçlandıran bir örnek haline geldi.
Medyanın devlet kontrolünde olduğu, muhalefetin yasaklandığı, eleştirinin suç sayıldığı ve sosyal medyanın gözetim altında tutulduğu bir ülkede oluşan korku, otosansür ve bastırılmış toplum yapısına rağmen tepkilerin açıkça dile getirilemese de Arap tabanı ile entelektüellerden bu denli hızlı ve güçlü bir tepki gelmesi, halkın büyük çoğunluğunun projeyi kendi hayatına dokunmayan bir gösteri olarak yorumladığının açık bir göstergesi.
Fransa’nın kültürel egemenliğini petrol sermayesine rehin veren bir mutabakat olarak eleştirilen anlaşma, Arap cephesinde de ekonomik sıkıntılar arttıkça dış yatırımlara yönelik tepkinin büyüdüğü bir zeminde okunuyor. “Paris’te park kurmak bize ne kazandıracak?” sorusu, aslında kazancın büyük olacağı bu projede gelirin halka dağıtılmayacağı yönündeki eğilimi yansıtıyor. Paranın neden halkın yaşam koşullarına harcanmadığı sorusu ise açıklanan projelerden bağımsız olarak devletlerin açıklanmayan gerçek niyetleri üzerinden okunması gereken bir eleştiri.
Bu koşullarda rejim baskısı nedeniyle eleştirilerin fısıltı halinde dolaşması, açık muhalefetin olmadığı, içteki memnuniyetsizliğin dışa vurulamadığı bir ortamda Suudi elitlerin Batı’ya yaranma projesi olarak da görülen bu devasa anlaşmaların prestiji de ekonomisi de MBS’ye hizmet ediyor.
Ve belki de en önemlisi, bu anlaşmaların toplumları iç kamuoylarında bölmesi. Bir yanda gurur ve prestij söylemiyle projeyi sahiplenen rejim yanlıları, diğer yanda imaj temizleme ve halkın parasının dışarıya akması eleştirisini yapan muhalif kesim. En vahim biçimde ise modernleşme söylemi altında ekonomik adaletsizlik kaygısıyla tepki veren genç kuşakların oluşturduğu parçalanmışlık.
Dün Fransa’daki evlerin çoğunda konuşulduğu aşikar olan bu konu üzerine bizim evde, üzerinde en çok durduğumuzsa şuydu: Peki bu 3 devasa park Paris’te kurulacaksa, zaten var olan ve ekonomik sıkıntılardan dolayı ziyaretçi sayısı azalan 2 eğlence parkı ve sermayedarları bu durumu nasıl karşılayacak ve gelişmeler onları iflasa götürmeyecek mi? Onlar bu işin neresinde. Ayrıca yeni bir göç dalgası ya da şimdiden göremediğimiz bir popülasyon artışı mı söz konusu olacak ?
[1] SEVEN (Suudi Entertainment Ventures): PIF'in kurduğu, eğlence parkları kurmak, kültürel projeler geliştirmek, sinema, tema parkı ve konser alanı gibi yatırımlar yapmak, Suudi Arabistan'ın 'modernleşme' imajını dünyaya pazarlamak ve Vizyon 2030'un eğlence ayağını yürütmek amaçlı, Suudi Arabistan'ın devlet kontrolündeki eğlence ve kültür yatırımları şirketi.
[2] PIF Kamu Yatırım Fonu : Veliaht Prens Mohammed bin Salman'ın (MBS), Suudi Arabistan'ın petrol dışı yatırımlarını, dev eğlence, turizm ve teknoloji projelerini yönetmek ve finanse etmek; küresel projelere para aktarmak, Suudi rejimin uluslararası nüfuzunu arttırmak ve Vizyon 2030'un finansal omurgası olma göreviyle çalışan ve Dünyanın en büyük fonlarından biri. Suudi Arabistan'ın devlet varlık fonu.