- ABD Başkanı Donald Trump’ın "Antifa"yı önce ülke içi terör tehdidi olarak tanımlaması, ardından gelen "küresel Antifa" anlatısı, merkezi bir örgütün varlığından çok siyasi rakipleri ve protesto hareketlerini hedef alan bir korku söylemine dayanıyor.
- Dışişleri Bakanı Rubio, Temmuz ayında yaptığı açıklamada Avrupa ve Amerika kıtalarındaki “antifa militanlarının” saldırılar, propaganda, eğitim, hedef bilgisi ve finansman konusunda birbirleriyle bağlantılı olduğunu öne sürdü.
- Feffer, “Antifa” suçlamasının gelecekte protestocuları ve muhalif siyasi grupları hedef alma potansiyeline dikkat çekerken; Trump yönetiminin kitlesel sınır dışı politikası ve “iç düşman” söyleminin daha geniş kapsamlı bir baskı kampanyası yarattığını vurguluyor.
- Feffer’e göre anti-faşist hareketler tarih boyunca faşist ve neo-Nazi yapılanmalara karşı mücadele etti. Ancak bugün “antifa” adı altında birbirinden bağımsız protestocuların ve siyasi grupların tek bir örgütün parçalarıymış gibi gösterilmeye çalışıldığını belirtiyor.
BAHAR AVJÎN
John Feffer, Trump yönetiminin “Antifa”yı küresel bir terör ağı olarak sunma çabasının gerçek bir örgütsel yapıya değil, siyasi bir anlatıya dayandığını savunuyor. Feffer’e göre bu söylem, aşırı sağ kaynaklı şiddet tehdidini geri plana iterken, yönetim karşıtı protestoları ve siyasi muhalefeti hedef almak için kullanılıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “antifa”yı önce ülke içi terör tehdidi olarak tanımlaması, ardından hareketi küresel bir ağ gibi göstermeye başlaması tartışma yarattı. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Temmuz ayında yaptığı açıklamada Avrupa ve Amerika kıtalarındaki “antifa militanlarının” saldırılar, propaganda, eğitim, hedef bilgisi ve finansman konusunda birbirleriyle bağlantılı olduğunu öne sürdü. Ancak Washington merkezli düşünce kuruluşu Institute for Policy Studies bünyesindeki Foreign Policy in Focus projesinin direktörlüğünü yürüten yazar ve gazeteci John Feffer, “The Myth of a Global Antifa” başlıklı analizinde bu iddianın somut bir örgütsel yapıya dayanmadığını savundu. Feffer’e göre Trump yönetiminin “küresel Antifa” anlatısı, merkezi bir örgütün varlığından çok, siyasi rakipleri ve protesto hareketlerini hedef alan bir korku söylemine dayanıyor.
Asıl tehdit anti-faşizm değil, faşizm
Feffer, Trump yönetiminin “antifa”yı temel tehdit olarak göstermesinin, ABD’deki aşırı sağ hareketlerin şiddet geçmişini gölgede bıraktığını belirtiyor. Yazıda, Center for Strategic and International Studies (CSIS) verilerine atıfta bulunularak 2016-2025 döneminde ABD’de aşırı sağ kaynaklı 152 saldırıda 112 kişinin hayatını kaybettiği, aşırı sol kaynaklı 35 saldırıda ise 13 ölüm yaşandığı aktarılıyor. Feffer’e göre bu tablo, “antifa”nın ABD’deki temel siyasi şiddet tehdidi olarak sunulmasının sorgulanmasını gerektiriyor. Yazar ayrıca Trump yönetiminin siyasi rakiplerini suçlamak için kendi eleştirdiği yöntemleri kullandığını öne sürüyor. Feffer’e göre yönetimin muhaliflerini “yalan söylemek”, “yolsuzluk” ve “demokrasi karşıtlığı” gibi suçlamalarla hedef alması, Trump’ın kendi siyasi pratiğiyle çelişen bir yaklaşım oluşturuyor.
“Antifa” diye merkezi bir örgüt var mı?
Feffer’in analizindeki en dikkat çekici bölümlerden biri, Teksas’ta Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi’ne (ICE) ait bir gözaltı merkezi önündeki protestolarla ilgili dava. ABD Adalet Bakanlığı, Haziran ayında sekiz kişiyi “Kuzey Teksas Antifa hücresi” olarak tanımladığı yapıyla bağlantılı kişiler olarak nitelendirerek mahkumiyet kararlarını duyurdu. Olay sırasında bir polis memuru yaralanmış, polis memurunu vurmakla suçlanan sanıklardan biri 100 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Bir başka sanığa ise “Antifa materyalleri” taşıdığı gerekçesiyle 30 yıl hapis cezası verilmişti.
Savcılığın “antifa” bağlantısını ortaya koymak için dinlettiği uzman tanık Kyle Shideler ise çapraz sorgu sırasında önemli bir noktayı kabul etti: Söz konusu yapının ulusal bir liderliği, üyelik kayıtları, aidat sistemi veya hiyerarşik bir örgütlenmesi bulunmuyordu. Savunma avukatı Patrick McLain’in soruları karşısında Shideler, “antifa” olarak tanımlanan hareket içinde ulusal bir liderlik olmadığını ve bunun hareketin ideolojisiyle bağdaşmayacağını söyledi. Tanık ayrıca üyelik listeleri, aidat sistemi ve hiyerarşik bir yapı bulunmadığını da ifade etti. Feffer’e göre bu ifadeler, Trump yönetiminin “küresel ve merkezi bir Antifa örgütü” iddiasını zayıflatıyor. Yazara göre davadaki sanıkların özel mesajlaşmalarında da kendilerini “antifa” olarak tanımlamadıkları görüldü.
Antifa söylemi dış politikaya taşınıyor
Feffer, Trump yönetiminin “antifa” söylemini yalnızca ABD iç siyasetiyle sınırlamadığını, İran ve Küba gibi Washington’ın karşı karşıya geldiği ülkeleri de bu anlatının içine dahil ettiğini ileri sürüyor. Dışişleri Bakanı Rubio, İran ve Küba’nın küresel sol hareketlerle bağlantılı olduğu yönünde suçlamalarda bulundu. Ancak Feffer, bu iddiaların güvenilir kanıtlarla desteklenmediğini savunuyor. Yazara göre Washington’ın bu konudaki uluslararası girişimleri de beklenen desteği bulmadı. ABD’nin diğer ülkelerden “antifa” hakkında bilgi toplama çabalarının sınırlı yanıt aldığı, bazı Avrupa ülkelerinin ise Washington’ın yaklaşımına mesafeli durduğu belirtiliyor.
Hedefte “iç düşman” söylemi var
Feffer’e göre “antifa” söyleminin en önemli hedeflerinden biri ABD içindeki siyasi muhalefet. Yazar, Trump yönetiminin Demokrat Parti’yi ve partinin sol kanadındaki isimleri “aşırılık yanlısı” ve “demokrasi karşıtı” olarak göstermeye çalıştığını savunuyor. Bu kapsamda New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ve Temsilciler Meclisi üyesi Ilhan Omar gibi ilerici siyasetçilerin de yönetimin söyleminde hedef haline geldiğini belirtiyor.
Feffer, “antifa” suçlamasının gelecekte protestocuların ve muhalif siyasi grupların tutuklanmasını genişletmek için kullanılıp kullanılmayacağının önemli bir soru olduğunu ifade ediyor. Yazara göre Trump yönetiminin kitlesel sınır dışı politikasıyla “iç düşman” söyleminin birleşmesi, daha geniş kapsamlı bir baskı kampanyasının önünü açabilir.
Palmer Baskınları benzetmesi
Feffer, Trump yönetiminin politikalarını 1920’de ABD’de gerçekleştirilen Palmer Baskınları ile karşılaştırıyor.
Dönemin Adalet Bakanı A. Mitchell Palmer’ın talimatıyla anarşist ve komünist olduklarından şüphelenilen binlerce kişi gözaltına alınmış, aralarında çok sayıda göçmenin de bulunduğu kişilerden bazıları sınır dışı edilmişti. Feffer’e göre o dönemde hükümetin “anarşist ve komünist tehdit” söylemi nasıl geniş çaplı bir baskı kampanyasına dönüşmüşse, bugün de “antifa” söylemi benzer bir siyasi işlev görebilir. Yazar, özellikle sert göç politikalarıyla birleşen bu söylemin yeni bir “cadı avı” riskini beraberinde getirdiği uyarısında bulunuyor.
"Küresel Antifa" anlatısı: Siyasi hesap
Feffer’in temel iddiası, Trump yönetiminin “antifa”yı merkezi ve küresel bir terör örgütü olarak sunmasının gerçeği yansıtmadığı yönünde. Yazara göre anti-faşist hareketler tarih boyunca faşist ve neo-Nazi yapılanmalara karşı mücadele etti. Ancak bugün “antifa” adı altında birbirinden bağımsız protestocuların ve siyasi grupların tek bir örgütün parçalarıymış gibi gösterilmeye çalışıldığını belirtiyor.
Feffer’e göre bunun sonucu, ABD’deki aşırı sağ kaynaklı şiddet tehdidinin geri plana itilmesi ve hükümete yönelik protestoların “terörizm” çerçevesinde değerlendirilmesinin önünün açılması. Yazarın vardığı sonuç şu: Tartışmanın merkezinde “küresel bir Antifa örgütü var mı?” sorusundan çok, “Antifa” söyleminin siyasi muhalefeti bastırmak için nasıl kullanıldığı sorusu yer almalı.