
Strasbourg’taki süresiz dönüşümsüz açlık grevini 51 günden beri sürdüren her bir eylemcinin bir de hikayesi var. O hikayeler ki, aslında bir halkın yaşam öyküsü. Bir mozaik gibi. O farklı farklı renklerdeki parçaların buluşmasıyla birlikte yaratılan tablo, aslında hepimizin aynası. Bundan dolayı parçaları birleştikçe ebruli bir hal alan bu mozaikin her parçasında biraz da kendimizi görürüz; kiminde daha az, kiminde daha çok. Ve sanırım Nigar Enayati’nin hikayesi, özellikle de göç ve sürgünü, açlık ve savaşı, annesizliği ve çocuk olmayışı yaşayanların da ortak öyküsüdür.
1987 yılında Doğu Kürdistan’ın Bokan kentinde dünyaya gelir. Annesiyle babası ayrılınca, velayeti babasına verilir. O'nun siyasi çalışmalarından ötürü, doğduğu doğu topraklarını terk edip Güney Kürdistan’a göç etmek zorunda kalırlar. Henüz 8 yaşında o zaman. O'nu kökünden koparan göç, hayatını kökten değiştirir. Bugün verdiği mücadele bir anlamda da, kökünden kopmama, köksüzlüğe teslim olmama mücadelesidir. Ki iki defa yaşadığı göçün izleri belleğinde hala çok diri. Göç sebebiyle yaşamak zorunda bırakıldığı zorluklar, tanığı olduğu acılar O'na bugün sahip olduğu benliği kazandırır. O yüzden belki de bugünü tanımak, anlamak için geçmişe dönüp bakmalı.
Nigar, babası ve ikinci eşi ile Güney Kürdistan’a göç ettiğinde, Enayati ailesinin elinde hiçbir şey yokmuş. Kendisinden dinleyelim: “Çocuk yaşlarda göçü, evsiz-barksız kalmayı, açlığı yaşadım. Bombalamaları, birakujîyi gördüm. Hiç unutmam; Hewlêr’deydik, hiç paramız yoktu. İran devleti, bütün mal varlığımıza el koymuştu. Kardeşim de dünyaya geldikten sonra 4 kişi tek odada yaşıyorduk. Bir ara canım o kadar çok domates istiyordu ki. Ama 2 Dinarımız bile yoktu ki, gidip domates alayım. Ben de günlerce bakkalın önünde durup, kasalardaki domateslere bakıp duruyordum. O denli yoksulduk. Güney Kürdistan’da tam koçer bir hayat yaşadık, Hewlêr’de kaldık, Koye’de kaldık, köylerde kaldık.”
Hala ölüm kokuyor
Geçtiğimiz günlerde yıldönümü tekrarlanan Enfal katliamını sorduğumda ise, şunları anlatıyor Nigar: “Enfal başladığında 1 yaşındaydım. 91’de 3-4 yaşındaydım, hayal gibi hatırlıyorum. Enfal korkunç bir vahşetti, devlet Kürtleri yok etmek istedi. Doğu’da da 84’te benzeri Humeyni tarafından yapıldı; binlerce genç idam edildi, bazıları daha 12 yaşındaydı. 88’de Saddam aynısını yaptı. 91’deki raperînden sonra aileler yerlerinden edildi. Doğu’ya da yoğun göçler oldu. Hala aklımda, o dönem 3 aile bizim evde kaldı. Sonra biz Güney’e gittiğimizde, bu kez biz onların evinde kaldık. Çok büyük bir acıydı. Oraya gittiğimizde Enfal bütün çıplaklığı, korkunçluğu ile hissediliyordu, görülüyordu. Evler hala yıkık idi. Hala ölüm kokuyordu.”
Avrupa'ya göç
2 sene Güney Kürdistan’da kaldıktan sonra Avrupa’ya gelmeye karar verir babası. Nigar o zaman 10 yaşında. 2 yaşındaki erkek kardeşinin annesi gelmek istemediğinden, kendi daha çocuk olmasına rağmen kardeşine annelik yapmak zorunda kalır: “Omuzlarıma çok büyük sorumluluklar yüklendi o zaman. Norveç’e geldikten sonra babam kalp krizi geçirdi. Ailenin her şeyiyle ben ilgilenmek zorundaydım. İşte kardeşimin yıkanması, yatırılmasından yemek pişirmeye, evi temizlemekten ailenin bürokratik işlerine kadar her şeyle ben ilgilenmek zorundaydım. Ben çocukluğumu da gençliğimi de yaşamadım bundan dolayı.”
İkinci göç, kültürel açıdan da daha çok zorlar onu. Norveç’te ilkin, nüfusu bini geçmeyen bir kasabada yaşarlar. Orada başka ‘yabancı’ yok. Hatta bir gün okulda öğretmeni, sınıfındaki bir çocuğa elini tutmasını söylediğinde, o çocuk ‘tutmam’ deyip onun elini tutmak istemez. Ama azimli. Yaşadığı zorluklar, onda bilincin gelişmesine sebep olur. Daha 14’ünde ırkçılığa karşı bir dergide, Halepçe katliamı ile ilgili kaleme aldığı bir yazı yayımlanır. 17’sinde ise Kürt Özgürlük Mücadelesi ile tanışır. Birçok gencin pek de siyasete ilgili olmadığı bir yaşta, 20’sinde Komünist Sosyalist Parti listesinden Oslo Belediye Meclisi seçimlerine katılır. Seçimlerin yapıldığı 2007 yılında hem o meclise seçilen ilk Kürt kadını hem de en genç üyesi olur. 4 sene meclisin eğitim komisyonunda çalışır, özellikle göçmen çocukların anadillerinde eğitim görebilmesi için projeler geliştirir.
Kalbim, ruhum herşeyimle buradayım
Strasbourg’a geldiğinde ise refah bölümü son sınıf öğrencisiydi. Tezini, Kürt kadınlarının çalışma hayatının dışında kalmasının sebepleri üzerine yazmak istiyor.
Sonra bu eyleme katılım sebeplerini anlatıyor: “Başkan üzerindeki tecrit beni çok öfkelendiriyordu. O bizim kırmızı çizgimiz. Bir şey yapmalıyız diyordum. Bu eylemden haberim olduğunda hemen kendimi önerdim. İçinde yer alacağımı öğrendiğimde de çok sevindim. Ben kalbim, ruhum, bütün her şeyimle buradayım. Kürtlere yönelik katliamcı, soykırımcı, asimilasyoncu politikalara karşı bir yanıt da olmak istedim. Bir karar ile buraya geldim.”
Son olarak umutlarını da soruyorum Avrupa’da yaşayan bütün Kürt gençlerine bence örnek olması gereken Nigar’a. En büyük umudu, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın özgürleşmesi. Şöyle devam ediyor: “Kendim de çocukluğumu yaşamadığımdan dolayı Kürt çocuklarının vahşet, bombardıman, savaş, zindan, işkence olmadan çocukluklarını yaşamasını istiyorum. Ben annesiz büyüdüm. En büyük istemlerinden biri, cinsler arası eşitliğe, özgür bir topluma kavuşmamız, böyle bir toplumu inşa etmemizdir. Ömrüm yettiğince halkıma hizmet etmek istiyorum. Çünkü bu halk bunları hak ediyor, güzel ve özgür bir yaşam hak ediyor. Korku, vahşet, açlıkla bir yaşamı haketmiyor.”
MERAL ÇİÇEK/STRASBOURG
‘Ben onlardan güç alıyorum’
Strasbourg’ta devam eden süresiz dönüşümsüz açlık grevi eylemcilerini sık sık ziyaret edenler, onunla mutlaka karşılaşmışlardır. Adı Jill Husser-Munro. İskoçyalı, adanın doğusundan. O da birçok İskoç gibi anadilini bilmiyor. Hatta öyle ki, ne annesi ne de anneannesi kendi dillerinde konuşabilmiş. O bunu doğulu olmasına bağlıyor. Ne ilginç, değil mi; bizde doğuya doğru ilerledikçe dil billurlaşırken, orada asimilasyon ve kültürel kırım doğudan start almış.
İskoçyalı, ama yaklaşık 20 yıldan beri Fransa’da, daha doğrusu Strasbourg’ta yaşıyor. Onun yıllardan beri yaşadığı sokak, bundan birkaç hafta önce, Mart ayının başında farklı bir görünüm almaya başladı. Sokağın başına, pankartlar ve rengarenk bayraklar asıldı. Uzaktan bakan ve siyah zeminli pankartın üstündeki yazıyı okuyamayanlar, sokak şenliği var sanabilir. Ama burada şenlik değil, tam 50 günden beri devam eden süresiz-dönüşümsüz bir açlık grevi var.
Jill de henüz eylemin ilk günlerinden birinde merak edip sormuş St. Maurice Kilises'inin konutunun yeni ‘sakinlerini’ ve eylemlerinin amacını. İçeriye davet edilmiş. İçeride, İngilizce bilen eylemci Nigar ile tanışmış. Sonra sürekli gelmeye başlamış. Geldikçe, sohbet ettikçe onların arkadaşı olmuş Jill. Ondan önce Kürtlerle pek bir ilişkisi yoktu.
‘Eylem, Kürtlerin davasını da tanıttı’
Komşularının bu eyleme nasıl baktığını merak ediyoruz. “Bundan daha birkaç gün önce bir kadın ‘Ah Jill, keşke ben de onların yanına gidebilseydim ama kalbim kaldıramaz. İyi ki senin kalbin bu kadar güçlü’ dedi. Gerçekten yardım etmek ister ama nasıl yapacağını bilmiyor. Bu mahalledeki insanların hepsinde eylemcilere karşı güzel duygular olduğunu düşünüyorum ama bunu nasıl ifade edeceklerini, nasıl göstereceklerini bilmiyorlar. Sanırım onlar kendilerini bu konuda, yani eylemcilerin taleplerinin karşılanması konusunda çok güçsüz hissediyor. Ama burada yaşayan herkesin daha duyarlı hale geldiğini düşünüyorum. Ayrıca bu eylemin Kürtlerin davasının daha iyi tanınmasını sağladığını düşünüyorum, sadece bu mahallede değil, genel olarak.”
Sonra ona, kendisinin neler yaptığını sorunca “Ben hiçbir şey yapmıyorum. Sadece gelip merhaba diyorum” diyor. O an, yanımızda oturan eylemci Nigar müdahale ediyor ve Strasbourg Üniversitesi rektörüne ve belediye başkanına mektup yazdığını söylüyor. Nigar, “Sen bize destek verdiğin için güçsüz değilsin” dedikten sonra, yüzünü bize çevirip bu kez Jill için “Hergün buradadır. Bazen bizi görünce ağlıyor, kendini kötü hissediyor…” diyor.
‘Büyük bir eyleme tanığız’
Bir anlığına derin düşüncelere dalacak gibi olup, hemen başını kaldırıyor ve aslında kendisinin daha çok şey aldığını anlatmaya başlıyor: “Bu eylem, büyük bir cesaret örneğidir ve buna şahit olabilmek, yerinde görebilmek çok büyük bir ayrıcalık. Her geçen günle birlikte durum daha da kritikleşiyor, şu an çok zor bir aşamaya ulaşıldı. Ve en büyük umudum, ufak da olsa bazı adımların atılmasıdır. Benim en çok etkilendiğim noktaların başında, buradaki herkeste olan o güçlü topluluk duygusu. Burada gerçek bir topluluk var. Çok büyük bir ortaklık ve dayanışma ruhu var. Ve her hafta insanlar eylemcileri desteklemeye geliyor. Her hafta ile birlikte daha da büyüyorlar. İnsan buna imreniyor.
Ben buradaki insanlar için bir şey yapmadım ama onlardan çok şey alıyorum. Buradan ayrıldığım zaman içim hep enerji ve yaşam dolu oluyor. Çünkü çok başka bir bağlılık var burada.”