
Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi (IMPR) Başkanı Doç. Dr. Veysel Ayhan ile Suudi Arabistan’ın Şii din adamı Ayetullah Nerm’i idam etmesiyle Tahran ve Riyad arasında başlayan ve Körfez ülkelerinin dahliyle giderek bölgesel bir krize dönüşen gerilimin arka planını ve olası sonuçlarını konuştuk.
Sünnilerin çoğunlukta olduğu Suudi Arabistan ile Şii İran arasındaki gerginliğin arkada planı da var, iki aktör arasında bölgede sürekli bir nüfuz çatışması yaşıyor. Ancak bu son kriz biraz farklı görünüyor, sizce bu kriz nasıl ortaya çıktı ve diğerlerinden farkı nedir?
Siyasi idamlar üzerine yoğunlaşmış bir tartışma var şu aşamada ve dolasıyla bu bir siyasi tartışmanın bugüne ait olduğu varsayılıyor ama aslında öyle değil, yani bu gerilimin tarihsel, kültürel ve mezhepsel bir geri planı var. Ve elbette ki siyasi yönleri itibariyle de çok ciddi bir derin geri planı var. Tartışma her ne kadar 2003 yılındaki Irak müdahalesi gibi gözükse de özellikle Vahabi mezhebinin kendi organizasyonu oluştururken Şii karşıtlığı üzerinden bir yapılanma içerisine gittiğini biliyoruz. İşte Küfe’nin veya belli ölçüde başka Şii yerlerinin ilk Vahabi devletinin kurulması aşamasında bile yıkıldığını biliyoruz. 1943’lerde, bir çok Şii hacının öldürüldüğü süreçler yaşandı. Dolasıyla bu mezhepsel gerilimin kendi içerisinde yaratmış olduğu bir fay hattı vardı. Ve özellikle de Irak savaşında Şiilerin yönetime gelmesiyle Sünnileri dışlaması ve burada uygulanan politikalar var. Yani bu idamlardan önce ister Ramadi’de olsun, Felluce’de olsun ister Tikrit’te olsun yaşanan birçok olay var. Biliyorsunuz operasyonlar yapılırken, o bölgeye girilirken şehirlerin boşaltılması var. Dolasıyla burada her iki aktör de kendisini mezhepsel olarak belli bir grubun temsilcisi olarak atfediyor ve bu savaşı alabildiğine derinleştirme noktasında siyasi bir anlayış ortaya koyuyor. Ve görünen o ki aslında burda bir mezhepsel, toplumsal fay hattı üzerinden iki taraf arasında yoğun bir çatışma yaşanıyor. İşte Bahreyn’de bunu görebiliyoruz. Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta taraflar arasında sıcak bir çatışma var. Artık burada devletler arası bir çatışmaya dönüşüp dönüşmeyeceği bir tartışma konusu olmaya başlıyor ki, her iki aktör şunu herhalde öngörüyor; çatışma bu noktaya doğru gidiyor ve dolasıyla toplumsal motivasyonumuzu, organizasyonumuzu en üst seviyeye çıkartalım ve burada bu toplumsal fay hatları üzerinden koalisyonlarımızı saflaştıralım, güçlendirelim. Bu noktaya doğru bir eğilim var.
Suudi Arabistan idamlarla bölgesel olarak neyi hedeflemiş olabilir?
Bu konuda şunu da gözetmek gerekir; Siyasi idamlar İran’da da yaşanıyor. Geçtiğimiz yıl özellikle Kürtlere karşı yapılan birçok idam yaşandı ve uluslararası toplum bu konuda hiçbir tepki vermedi. İran’da gerçekleşen siyasi idamlara eğer o gün uluslarası toplum sert bir tepki vermiş olsaydı bugün biz belki Suudi Arabistan’daki bu siyasi idamların yaratacağı tehdit ve tehlikeyi de daha haklı bir şekilde tartışıyor olabilirdik. İlkesel olarak siyasi idamları sert bir şekilde eleştirmek ve bunun gerçekleşmemesi noktasında gerçekten bir politika üretmek lazım. Ancak uluslarası toplumun İran’da yaşanan idamlara karşı hareketsiz ve tepkisiz kaldığını herkes biliyor. Daha geçtiğimiz aylarda İran’da yine siyasi idamlar yaşandı ve hiçbir ses de çıkmadı. Suudi Arabistan’daki idamlar da elbette siyasi. Bunun mezhepsel bir yansıması da var elbetti ki, ama şunu da gözden kaçırmamız lazım; Bugün bölgede bir savaş yaşanıyor. Her bölgede Şii camileri, Sünni camileri bombalanıyor, kitleler birbirini öldürüyor. Bölgede zaten mezhepsel bir çatışmanın en üst seviyede yaşandığı bir süreç yaşanıyor. Suriye’de derin bir mezhepsel çatışma, yıkım ve katliamlar yaşanıyor. Aynı şey Yemen’de ve diğer bölgelerde de yaşanıyor.
Şiiler idama sert tepki gösterince Suudiler ile Körfez’deki müttefikleri İran’a karşı siyasi ve ekonomik yaptırımlara başladı. Bu çıkışlar Sünni-Şii fay hattındaki dengeleri nasıl etkiler?
Zaten Körfez ülkeleri uzun zamandır kendilerini İran karşında kendilerini zayıf ve güçsüz hissediyorlardı. Şii Hutsi (Husi) hareketinin Yemen’de çok hızlı bir şekilde yayılmasıyla birlikte Körfez ülkeleri birdenbire yanıbaşında bir Hizbullah olgusuyla karşı karşıya kaldı. Bahreyn’de belli ölçülerde bir hak talebi vardı ve bunun işte İran etkisi altına kayması tartışılıyordu. Yani bırakın Suriye’yi ve Lübnan’ı, Körfez ülkeleri son dönemlerde ortaya çıkan Yemen’deki Hutsi hareketiyle birlikte aslında tehdidin tam içerisinde yer aldığını düşünüyordu. Ve kendi içlerinde sorunu çözülememiş bir Şii azınlık var. Sorun çözülemediği için de bu sefer sözkonusu azınlıkların İran etkisi altına girmesi kaygısı yaşanıyor. Esasında bakıldığı vakit bunlar aslında azınlık da değil bölgenin yerel halkları. Ve bunların temel haklarının verilme süreci vardı. Ama ne zaman ki bu süreçler çok ciddi bir şekilde siyasallaştı ve İran bir devlet politikası olarak bunu gütmeye başlattı. İşte o zaman da bu hakların verilip verilmemesi ayrı bir tartışma konusu olmaya başladı. Aynı şey diğerleri için de geçerli. İran içerisinde Sünnilerin de hak taleplerinin karşılanmadığını görüyoruz. Suudi Arabistan’da yaşayan Şiilerin hak taleplerinin karşılanmadığını görmekteyiz. Dolasıyla siyasi iktidarlar kendi ülkeleri içerisindeki toplumsal grupların hak taleplerini karşılamadığı gibi bunlar üzerinde baskıları da artırdığı için bölgede çok ciddi bir çatışma yaşanıyor. Ve devletler şu anda çatışmayı ciddi anlamda bir üst seviyeyi çıkarıyor. Şunu da görmemiz gerekiyor; Devlet dediğimiz şey aslında geleneksel olarak buradaki Sünni aileler ve yönetimlerdir. Diğer tarafta da İran’ın Şii bir devlet yönetim anlayışı var. Ve zaten bunlar uzun yıllardır çatışma halinde. Kuveyt’te yine ondan önce de bir çatışma halindeydiler. Suudi Arabistan devlet olmadan önce de bir çatışma içerisindeydiler. Geleneksel çatışmaya geri döndük aslında biz.
Bu kriz, İran ve Suudi Arabistan’ın karşıt cephelerde savaştığı Yemen ve Suriye’ye nasıl yansır? İki ülke doğrudan bir savaş içerisine girer mi?
Yemen ve Suriye’deki çatışmalar iç savaş şeklinde başladı. Daha sonra bir tarafın baskın gelmesiyle birlikte tek taraflı bir devlet müdahalesini beraberinde getirdi. Mesela Suriye ve Irak’ta İran müdahalesi gerçekleşti. İranlı generaller bu işin içerisine girdi, Şii örgütler bu işin içerisine girdi. İranlı komutan Kasım Süleymani gibi isimler savaşın her tarafında görünmeye başlandı. Yemen’de de tersi bir süreç yaşandı. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri Yemen’e doğrudan müdahale etmek zorunda kaldı. Aslında birçok alanda devletlerin müdahalesi var. Ama bu devletler doğrudan saflaşarak karşıya karşıya gelebilir mi? Evet bu ihtimal olasıdır tabi ki. Bunun olabileceğini görmemiz lazım. Ve bu olasılık yakındır, uzak bir olasılık da değildir.
Peki krizin aşılamaması ve Sünni-Şii cepheleşmesinin daha büyümesiyle Ortadoğu’da nasıl bir tablo ile karşı karşıya gelebiliriz?
Ortadoğu’nun kuruluşunun üzerinden tam yüzyıl geçti, bu sistemler artık miladını doldurdu. Dolasıyla da yeni bir Ortadoğu kurulacak. Yeni bir Kuzey Afrika da dahil olmak üzere bölge yeniden şekillenecek. Süreç içinde çatışmaların daha da yaygınlaşması ve şiddetlenmesi olasılığı var. Savaşların daha farklı bölgelere sıçrama ihtimali yüksek. Belki bu süreç Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi birkaç yıl daha sürecek. Belki daha büyük, daha küresel bir çatışma yaşanması noktasına dönüşecek. Ve ondan sonra da yeni bir Ortadoğu kurulacak. Ve yıkımdan yeni bir şey inşa edilecek. Ama maalesef ki siviller bundan çok ciddi bir şekilde etkilenecek. Ama şu bir gerçek artık bir Ortadoğu’nun kurulma süreci başlamıştır.
Gerilime dair Türk Hükümeti’nden yapılan açıklamalardaki farklılık dikkat çekti. Dışişleri Bakanlığı ile Başbakan Ahmet Davutoğlu sadece Suudi Arabistan’ın temsilciliklerinin yakılmasına tepki gösterirken, Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş ise idamların da ‘kabul edilemez’ olduğunu söyledi. Ankara politika belirlemekte zorlanıyor mu ne dersiniz bu konuda?
Gerilim önlenmesi noktasında Amerika dahil olmak üzere birçok ülke bir şey yapamıyor. Ama şunu söyleyebiriz; Gerçekten zor bir süreç. Tüm devletlerin açıklamalarına bakarsınız, farklı farklı açıklamalara yapılıyor. Çünkü herkes bu sürecin tırmanıp sıcak bir çatışmaya dönüşmesi halinde tüm bölgenin büyük bir yıkımla ile karşı karşıya kalacağını biliyor. Bu nedenle de bölgesel ve küresel düzeydeki her aktör aslında şu aşamada aslında bu gelişmeler karşısında nasıl bir denge siyaseti izleyebilirim politikasına yoğunlaşmış durumda. Bu Amerika için de Almanya için de geçerlidir. Almanya mesela bir taraftan Suudi Arabistan’a tank vermeyi onaylarken, aynı şekilde bu durumun İran ile ilişkilerini etkilememesi için başka bir siyaset izliyor. Amerika, bir yandan yaşanan gerilimden dolayı siyasi olarak kaygılı olduğunu söylerken, bir yandan da İran’la yapılan uluslarası nükleer anlaşmasına bağlı olduğuna dair açıklamalar yapıyor.
Türkiye de benzer bir politika izliyor. Sonuçta sıcak bir çatışmanın bölgeyi nasıl etkileyeceğini en iyi Türkiye biliyor. Esasen sıcak çatışmanın önüne geçilebilir mi noktasında bu ülkelerin tamamının kendi kaygıları, endişeleri ve siyasetleri var.
Türkiye son zamanlarda aslında Suudi Arabistan ile işbirliğini en üst düzeye taşıdı, Sünni ittifakta da beraberler. Bir çok konuda da ortak politikalar izliyorlar daha yeni, Aralık sonunda da Erdoğan Riyad’daydı. Türkiye’nin kolay kolay bu bu ittifaktan vazgeçmesi sözkonusu olur mu sizce?
Bence iki ülke arasında bir ittifaktan ziyade bir işbirliği süreci var. Ona bakarsanız İran ile Türkiye arasında da ekonomik ilişkiler sürüyor ve doğalgaz anlaşması var. Bölgesel aktörler arasında saflaşma yaşanmasının getireceği çok ciddi sorunlar da var. Bu nedenle Suudi Arabistan ve Türkiye arasında bir ittifaktan ziyade işbirliği olduğunu düşünüyorum. Ama şunu da söylememiz lazım; Suudi Arabistan ile İran arasındaki gerginlik iki ülkenin toplumsal ve siyasal iktidarları arasında yaşanan ve bugüne ait olmayan, daha da geçmişi olan bir gerginlik. Dolasıyla Türkiye bu konuda taraf olmak istemiyor.
Suudi Arabistan’ın müttefiği görülen ABD, son dönemlerde İran ile de dengeli bir politika yürütmeye çalışıyor. Sizce bu gerilimde ABD nasıl bir pozisyon alacak?
Şu anda Amerika’nın doğrudan bu meseleler içerisine iştigal etmesi ve rol alması zayıf gibi gözüküyor. ABD’nin gerilime doğrudan müdahil olması çok zor. ABD taraflar arasında aktif bir şekilde arabuluculuk yapmaya çalışacak ama doğrudan bu işin içerisinde yer alabilmesi biraz zor. Çünkü zaten Obama’nın son dönemi, aynı zamanda ülkede seçim dönemi dolasıyla ABD yönetiminin risk alıp bu gerilimde aktif bir rol almasını ve farklı bir siyaset yürütmesini beklemiyoruz.
ÇİÐDEM DEMİREL / HABER MERKEZİ