90’lı yıllarda Özgür Gündem gazetesinin öncelleri Yeni Ülke ve Özgür Ülke vardı. Bu gazeteler pek çok insan gibi benim için de gerçeklere açılan kocaman pencereydi. O zaman bırakalım böyle bir basında muhabir olmayı, okuyucusunun gazeteyi bayiden alması, koltuğunun altında rahat rahat taşıyabilmesi bile cesaret isterdi. Özgür Ülke alternatifi olmayan bir yayın olarak canı pahasına baskıları göğüslüyordu. En az 27 çalışanı çoğu faili meçhul diye addedilen, aslında faili belli cinayetlerde yaşamını yitirdi.
1994’de dönemin başbakanının yazılı talimatıyla hedef alınıp İstanbul’daki binası bombalandığında pek çok okuru gibi ben de gazeteme sahip çıkmak için Topkapı'da Özgür Ülke satışına çıkmıştım. Tabii bu eylemim gözaltıyla noktalanmıştı.
Devletin şiddeti altında, ağır bedeller ödenerek yayınlanan böyle bir gazetenin her kelimesi çok değerliydi. Onu herkes okuyabilse diye düşünürdüm. O zamanlar bir işte çalışıyordum. Alışamadığım bir meslekti. Hastanelerde doktorlara ilaç tanıtımı yapıyordum. Her hafta aynı ilacı aynı doktora tanıtmak kadar saçma bir şey yoktu. Her fırsatta uygun bir yere oturur, yanımda taşıdığım gazetemi okurdum. Bazı haftalar Çapa Tıp Fakültesinde görevli olurdum. Orası biraz daha rahat hissettiğim bir yerdi. Gevşek denetim işe direncimi kolaylaştırıyor, vaktimin önemli bir kısmını Çapa Tıp Fakültesi’nin öğrenci kantininde Özgür Ülke okuyarak geçirebiliyordum. Bu kantinin kağıt inceliğinde peynirli tostlarının tadı da hala aklımdadır. 90’larda devletin Batı’da kurduğu siyasi hegemonya, bugünlere kıyasla daha sağlamdı. Şimdi Kürt savaşıyla yeniden konsolide edilmeye çalışılsa da çatışmasızlık dönemi ve Gezi’den sonra devletin Kürt sorunu üstündeki siyasi üstünlüğü kırılganlaştı. Hele 7 Haziran’ın ardından şovenizm duvarlarında önemli çatlaklar oluştu.
90’larda biz devrimciler kendi ailemize bile gerçekleri anlatamıyorduk. Kimliğimizi bilen kimseler bizimle yakın olup terörist olarak yaftalanmak istemiyordu. Birilerine fikirlerimizi açıkladığımızda dışlanmak ve mobinge maruz kalmak en çok başımıza gelen şeydi. Fakat öyle yalnızdık ki bildiklerimizi birileriyle paylaşmak için de can atıyorduk.
Öyle bir günümdeydim. O gün köyler bombalanmış, yakılmıştı. İnanması zor bir vahşet Özgür Ülke’nin sayfalarını dolduruyordu. TV'lerde ise hamasi terör söyleminden başka bir şey yoktu. En yakınımdaki iş arkadaşıma Özgür Ülke’de okuduklarımı anlatmaya karar verdim. Çapa’daki meslektaşlarımdan biriydi. Onunla zaman zaman birlikte yemek yerdik. Öğlen aralarında yaptığımız sohbetlerde insancıl yönleri olduğunu fark etmiştim. Buluştuk, Çapa Diş Hekimliği’nin kantinine yemek yemeye birlikte gittik. Ve orada baklayı ağzımdan çıkarttım. ‘Biliyor musun devlet Doğu’da köyleri bombalıyor, yakıyor‘ dedim. Sanki böyle bir şey söyleyeceğimi biliyormuş gibi pat diye cevap vermişti. ‘Hiç devlet kendi toprağını bombalar mı? Benim babam astsubaydır. Böyle bir şey olsa bilirdim’. Böylece iş yerinde politik gündemleri konuşacak bir arkadaş bulma hevesim kursağımda kalmıştı.
O günlere kıyasla epey yol aldığımızı görüyoruz. Fakat bütün kazanımlarımız geri alınmaya çalışılıyor. 7 Haziran’ın ardından sık sık 90’lara mı dönüyoruz diye kendimize, birbirimize sorduk.
Şimdilerde ise sormaktan vazgeçtik, biliyoruz 90’ları da aşan bir devlet terörü ile karşı karşıyayız. Fakat devlet açısından Özgür Ülke’nin dönemindeki kolaylıklar şimdi yok. 21. yy’da otoriter rejimlerin de bir yere kadar sınırları var. Gerçek bilgiye alternatif mecralardan ulaşılması, haberin anında akıllı telefonlara düşmesi, bugünün despotik devletlerinin işini zorlaştırıyor. Ellerinden gelse sosyal medya araçlarını külliyen kapatacaklar. Fakat yapamıyorlar işte. En fazla interneti yavaşlatma yoluna gidebiliyorlar. Çoğu havaalanı çalışanı olan 45 kişinin yaşamını yitirdiği, 200’e yakın insanın yaralandığı Atatürk Havaalanı katliamının ardından devletin ilk yaptığı şey, yayın yasağı getirmek ve interneti yavaşlatmak oldu mesela. Sosyal medya kullanıcılarının iktidarın sansürüne karşı hamlesi ise VPN, Tor Browser gibi servis sağlayıcılarla sansürü aşıp internete bağlantılarını sürdürmek oldu. Polis baskısı, gözaltı, tutuklama vb. uygulamalar ise çok yaygınlaştı. Bugün onlarca sosyal medya kullanıcısı yaptığı paylaşımlar nedeniyle hapishanede, yüzlercesi mahkeme kapılarında. Sadece yargılanmakla kalmıyorlar. Kamu emekçileri başta olmak üzere çalışanlar bu yüzden işlerini kaybediyor, fişleniyor.
Saldırıların çoğu da Erdoğan’ın bizzat verdiği direktiflerle gerçekleşiyor. Erdoğan baskı yapmakta Türkiye sınırları ile de yetinmeyip Almanya’dan Brezilya’ya dışarıya da açılmış durumda. Yurt dışında da gazetecilere, satın alamadığı medya mensuplarına dava açıyor, hükümetleri tehdit ederek soruşturma açtırıyor.
Cizre’de, Sur’da, Lice’de insanları diri diri yakanlar, kendi kentlerini ablukaya alıp aylar süren sokağa çıkma yasağı ilan edenler, kentleri bombalayarak yıkanlar, doğayı, ağaçları bütün canlıları yakıp kül edenler, tecavüzcü faşist IŞİD çetelerine destek verenler bunu mu yapamayacak? Suriyeli sığınmacılara verdiği iftarda Erdoğan kendi söylüyor; ’Varil bombalarıyla, konvansiyonel silahlarla, tankla, topla kendi vatandaşlarını öldüren böyle bir insan, devlet terörü estirmez de kim estirir?’ O Esad’ı kast etmiş, ancak kendisinin pratiği de ortadadır. Yani farkında olmadan kendini de tarif etmiştir. Bahsedilen iktidar anlayışı 90’larda olduğu gibi bugün de devlet terörünü estirmeye devam ediyor.
Ne mutlu ki Özgür Gündem, dayanışmayla yayın hayatını sürdürüyor. Devlet terörü estirenler her şeye rağmen insanlar arasına duvarlar örmeyi başaramıyor.