Bir insanın yaşamında kırılma noktaları, "artık hiç bir şey eskisi gibi yaşanamaz" dediği dönüm noktaları vardır. Kendisiyle, çıplak gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir insan. Rutini, yaşam alışkanlıkları, yaşamın eski veriler ve ilişkiler üzerinden sürdürülmesi kırılmış, imkansız hale gelmiştir. Bu kırılma noktasına geliş bir birikimin neticesinde gelişir. Bireyi çevreleyen dış koşullar, toplum, sistem sürekli olarak bireyi kendi çıkar ve istemleri doğrusunda bir pozisyona ve bir yaşam rutinine zorlar. Eğer birey ahlaki, vicdani bir motivasyona sahip ise hele de entelektüel bir zemin üzerinde ahlaki motivasyon ve birikim yaratabilmişse kendisini çevereleyen bu dış koşullar karşısında bir süre sonra bir pozisyon alma noktasına ulaşır. İşte bu nokta kırılma noktasıdır. Bütün bir toplumla, devasa sistem aygıtları ve onun yaşam kurgusuyla karşı karşıya gelme anı. Bundan sonra ya ilk adımları şimdiden başlayan, yarına ertelenemeyecek bir yeni yaşam tasavvurunun kararına varılacak ya da yaşanan kırılmanın derinleşen yarıklarında kaybolunup gidilecektir.
Bu durum toplumlar için de geçerlidir. Tıpkı yukarıda işaret edilen bireyin kişisel serüveninde olduğu gibi toplumun serüveninde de böyle kırılma noktaları, eskikisi gibi yaşanılamayacağının kararının verilmesi gerektiği tarihi anlar vardır. Kürt toplumsallığı, toplumsal yaşam kurgusu son yüz yıl içerisinde bu kırılma noktalarıyla birkaç kez karşı karşıya gelmiş, "artık böyle yaşanmaz" iradesiyle büyük bir mücadeleye girişmiş ancak "nasıl yaşamalı"ya dair güçlü bir entellektüel paradigmal kavrayış ve tasavvuru olmadığı için büyük bedeller ödediği mücadele gerçeği bir yenilgi ve büyük kırılmalar uçurumuna yuvarlanmayla son bulmuştur.
Bugün Kürt toplumu yine ve yeniden ve eskisini kat be kat aşan ciddi bir kırılma hatta yarılma hattı üzerinde yaşamaktadır. Fakat bu kırılma, yarılma noktasına geliş bir dış etkenin dayatması, baskısı, zorlaması sonucu yaşanmamıştır. "Ne eskisi gibi yaşayacağız ne de eskisi gibi savaşacağız" diyen bir ideolojik hattın; "savaşan özgürleşir, özgürleşen güzelleşir, güzelleşen sevilir" diyen ideolojik-estetik, ahlaki-politik bir yaşam tasavvurunun planlı, programlı paradigmal bir kurgusu neticesinde ulaşılmıştır. "Böyle yaşamayacağız"ın kararlılığı kadar, "nasıl yaşamalı"nın da hem teorik entelektüel hattı hem de pratik hattı örülmüştür. Kürdistan'ın tüm parçaları, Ortadoğu ve Türkiye'de yaşanan tüm mücadele ve gelişmelerin merkezinde bu ideolojik-estetik yaşam paradigması yer almaktadır. Artık bu alandaki hiç bir aktör bu ideolojik-estetik hattı dikkatinin merkezine almadan hareket edememektedir. Bu ideolojik estetik yaşam tasavvuru hattını dikkate almayan, bu hattın derinliğini kavrama becerisinden yoksun olanlar ise süratle aşılmaktadırlar. Bugün ortadoğudaki iktidarların, özellikle de Kürt toplumsallığını sömürgeleştiren iktidarların tek tek aşılması bununla son derece yakından ilişkilidir.
Aslında bu yazının ana ekseni "böyle yaşanmaz"dan, "nasıl yaşamalı"ya uzanan hat üzerinde sanatçının duyuş, kavrayış ve duruşunun ne olduğu, nasıl olduğu ve eğer bu hattı anlamaz ve bu hattın gerektirdiği yaşamsal motivasyon ve dinamikle üretimini buluşturamazsa hem bireysel hem de sanatsal olarak, estetik varoluş olarak nasıl aşılacağına dair birşeyler söylemekti. Ancak sanatçının nasıl bir plantasyon üzerinde bu mücadeleye girişmek ve pozisyon almak zorunda olduğunu anlatmaya dair ihtiyaç, bu durumu anlatmayı başka yazıya bıraktı. Yani bu yazıya bir devam yazısı yazma ihtiyacı hasıl oldu.