“Çocukluk yıllarımda iyi bir dini eğitim aldım. Mevlitlerde kaside ve Kur’an okuyordum. Ben Kur’an okurken insanlar ağlardı ve ayakta dinlerdi. Ama ben stran söylemek istiyordum.”

 

ÖZGÜR UTUŞ / PİRHA

Sanatına ilk adım attığı yıllarda kadın kimliğinden kaynaklı baskılarla karşılaşan Kürt sanatçı Ayşe Şan’ın ölümünün üzerinden 22 yıl geçti. Ayşe Şan; dengbêjliği erkeklerin tekeline bırakmaya razı olmamış ve bu gelenekte kadınlara yer açmak istemiştir. Ayşe Şan İçine doğduğu topluma ve toplumun geleneklerine başkaldırarak, hayallerinin peşinden giden bir kadın. Yaşadığı toplumun kurallarına ve geleneklerine uymak yerine içinden gelen sesi dinlemiş, “dengbêjlik” geleneğini devam ettiren ilk kadınlardan biri olmuştur.

Babasının dengbêj olması nedeniyle küçük yaşta müzikle tanışan, dengbêj divanlarında büyüyen Ayşe Şan; dengbêjliği erkeklerin tekeline bırakmaya razı olmamış ve bu gelenekte kadınlara yer açmak istemiştir.

Yaşıtları gibi annesinden gördüğü yaşantıyı sürdürmek yerine alışılmışın aksine babasının yolundan gidip bir ilke imza atan Ayşe Şan 1979 yılında Bağdat Radyosu’na hikayesini şöyle anlatmıştı:

Denbêj bir babanın kızı

“1938 yılı Kasım ayında Diyarbakır’da dünyaya geldim. Dört çocuklu bir ailenin üç kızından biriyim. Annem Haciye Hanım, Erzurumlu Hacı Mustafa Bey’in kızıydı. Kendi döneminin tanınmış dengbêjlerinden olan babam Osman ise Cibran aşiretine mensuptu. Ailem son derece dindar ve sofu insanlardan oluşuyordu. Ben ailemin kadınlarından farklı olarak müziğe ilgi duyuyordum. Müziğe olan merakımın babadan gelme olduğuna inanıyorum.

İlk olarak babamın evinde kurulan dengbêj divanlarıyla müziğe “Merhaba!” dedim. Babam dönemin en iyi dengbêlerinden biriydi. Onun sesi beni çok etkiliyordu. Tabii ben stranlar, klamlar okuyamıyordum.

Kur’an okuduğumda insanlar ağlıyordu

Çocukluk yıllarımda iyi bir dini eğitim aldım. Bu eğitimin de etkisiyle mevlitlerde kaside ve Kur’an okuyordum. Ben Kur’an okurken herkes beni ayakta dinliyor ve ağlıyordu ama ben dengbêj klamlar söylemek istiyordum. İlk zamanlar bu istediğimi yerine getirebildim ve söyledim ama 9 yaşında babamı kaybettim. Çevremdeki insanlar kadınların şarkı söylemesine şiddetle karşı çıkıyordu ve maruz kaldığım baskılar nedeniyle artık sadece mevlitlerde ilahiler okuyabilen biri haline gelmiştim.

Bir gün dengbêj divanında babamın klamlarını okuyorlardı fakat yanlış söylüyorlardı. Bu durum beni çok üzmüştü, günlerce ağlamıştım. Neden babama ait olan klamları hatalı okuyorlar diye… Bunun üzerine kararımı verdim. “Ben müzik yapmalıyım.” dedim kendi kendime. Babamın yarım bıraktığı klamları ben devam ettirmeliydim.

Dengbêjliğin ilk günleri

Annem üç evladının da babalarına çekmediğini söylerdi fakat benim farklı olduğumu düşünürdü. “Ayşe’nin sesi, huyu, ahlakı babasına benziyor. Onunla gurur duyuyorum” derdi, fakat feodal bir yapıya sahip olan toplumuzda baskılar sadece benim üzerime değildi. Ailem de bu durumdan çok etkileniyordu ve baskıların etkisinde kalıyordu. “Kızın, Kur’an hatim etmiş. Neden dengbêj klamları söylüyor? Ayıptır, büyük bir günah işliyor, onunla beraber siz de günaha giriyorsunuz” gibi sözler söylüyorlardı. Ben bu baskılara boyun eğmedim, başkaldırdım. Bedeli ağır oldu ama ben müzik sevdamdan vazgeçmedim. “Ailemin ya da bu toplumun beni öldüreceğini bile bilsem babamın yarım bıraktığı klamları söyleyeceğim” diyordum kendi kendime. Ahlakımı, sesimi, mertliğimi, müziğe olan merakımı babama borçluyum.’’

   

Antep günleri

Ayşe Şan, babasının yolundan gitmek ve kalbinde yükselen müziğin sesini dinlemek dışında bir niyeti olmadığını anlatmaya çalışmış ancak içinde bulunduğu coğrafyada bunu anlayacak ortamın oluşmadığını görmüştür. Her iki taraftan gelen bu tepkinin Ayşe Şan’ın üzerinde giderek baskı yaratması onu çok sevdiği annesinden, ailesinden ve yıllarca gözünde tütecek olan Diyarbakır’ından koparmış; dalından kopmuş bir yaprak gibi Antep’e sürüklemiştir.

Doğduğu topraklardan ilk kez dışarı çıkan Ayşe Şan, bir yandan yeni bir yerde yaşamaya başlamanın acemiliğini tadarken bir yandan da ailesinden ilk defa ayrılmış olmanın üzüntüsünü ve yalnızlığını hissetmiştir.

Ayşe Şan, Antep’e yerleştiği ilk zamanlarda tüm bu duygusal boşluk, yalnızlık ve kimsesizlik yetmezmiş gibi bir de uzun süre geçim sıkıntısı çekmiştir. İlk zamanlar terzilik yapmış, bir yandan da Abdullah Nail Baysu’nun da yardımıyla radyoda Türkçe şarkılar söylemeye başlamıştır. O dönemler, Kürtçe konuşmanın yasak olduğu yıllardır. Kadın kimliğiyle dengbêj olabilmenin, en az Kürtçe şarkılar söylemek kadar imkânsız göründüğü o dönemde bunu başarmak ve toplumun kalıplarını kırmak onu hayatın zorluklarına katlanmaya, ayakta kalmaya iten gaye olmuştur. Yaşadığı bu zorlu süreci Ayşe Şan’ın cümlelerinden dinliyoruz:

Kürtçe yasaktı, Türkçe şarkılar okudum

‘’Sesimin ne kadar güzel olduğu çevre illere kadar ulaşmıştı artık. Antep radyosundan teklif geldi. Böylece profesyonel olarak müziğe adım atmış oldum. Kürtçenin yasak olması nedeniyle iki yıl boyunca radyoda Türkçe şarkılar okudum. Fakat içimde hep babadan kalan Kürtçe stranları söylemek vardı. Ana dilimde stranlar söylemek istiyordum. Bu özlem hep yüreğimi yakıyordu. Başlangıçta haftanın bir günü çıkıyordum radyoda ama sonra halkın yoğun isteği üzerine haftanın beş günü çıkmaya başladım. Bu süre içinde kızım dünyaya gelmişti. Kimsemiz yoktu bu hayatta. Bir ben vardım bir de kızım Şehnaz… Kızım için, onun geleceği için daha çok çalışmam gerekiyordu.

Bu acı başka…

Benim derdim ne romanlarla anlatılır ne de kitaplara sığar. Her acı anlatılır da bu acı başka… Ne kadar anlatsam o kadar az kalır. Antep’ten İstanbul’a çıktığım zaman Şehnaz adında bir kızım vardı. Ondan “vardı” diye bahsetmek bile yüreğimi dağlıyor. Artık yaşamadığını düşündüğüm her an aynı acı gelip göğsüme oturuyor. Şehnaz’ım bir buçuk yaşındayken vefat etti. Hem çalışıp hem ona bakmak zorundaydım. Hayatta başka kimsemiz yoktu, akrabamız çoktu ama kimsemiz yoktu. Radyoda olduğum zamanlarda kimse bakamıyordu ona.

Çok güzel ve zeki bir kızdı Şehnaz’ım. Benim umudumdu, sabrımdı. Beni hayata bağlayandı, yaşamam için sebepti. Herkesin evladı kendine candır, kendine göre kıymetlidir ama o benim için evlattan öteydi. Yaşamayan bilemez, tahmin bile edemez. Allah düşmanıma vermesin. Her acı geçer, evlat acısı geçmez. Analık zordur, meşakkatlidir ama evladını kaybeden ana olmak ölmekten beter. Şehnaz vefat ettikten sonra az kaldı psikolojim tümden bozuluyordu. Radyoyu bıraktım. Hayat bana haram oldu. “Bir daha Antep’e dönmem” dedim. İstanbul’a çıktım.

‘Bir daha Antep’e dönmem’

“Bir daha Antep’e dönmem” diyerek yola çıkan Ayşe Şan’ın hayatında artık bir dönemin kapıları aralanmıştır. 1963 yılında İstanbul’a adım atan genç kadın, ilerleyen yıllarda Kürtçe ve Türkçe şarkılar seslendirdiği konserler vermiştir. O dönemde Kürtçe konuşmanın, şarkılar söylemenin yasak olması nedeniyle Türkçe ağırlıklı iki kaset çıkartmıştır. Bu kasetlerin sonrasında da Kürtçe kasetler kaydederek müzik serüvenine devam etmiştir. “Ez Xezal İm” şarkısı, Ayşe Şan’ın tanınmasındaki önemli basamaklardan biri olmuştur ancak Kürtçe okuduğu şarkılardan dolayı ciddi baskılarla karşılaşır.

İlk Kürtçe stran

“1963’te İstanbul’a geldim. Burada ilk plak çalışmamı yaptım. O dönem Kürtçe her yerde yasaktı ama bu kez kararlıydım. Kürtçe stranlar okuyacaktım. İlk plağımda bunu gerçekleştirdim. Biri Siverek üzerine Türkçe söylediğim “Çileli Başım” diğeri yarı Türkçe yarı Kürtçe olan “ Xifse” idi. Okuduğum ilk Kürtçe stran Ez Xezalim’dı. Tamamı Kürtçe değildi. Yarısı Türkçe, yarısı Kürtçe idi. Çıkardığım Kürtçe-Türkçe ilk plağım kısa sürede her yere ulaşmıştı ve çok satmıştı.

İstanbul’da da tanıdığım yoktu. Orada da sahipsizdim. Ömrümün çoğunda bana sahip çıkacak kimse olmadı. Hep tek başıma mücadele etmek zorunda kaldım. İstanbul’da plakçıları dolaşırken Yahudi asıllı bir plak şirketine denk geldim. Bu plak şirketi bana stüdyoda bir deneme çalışması yaptırdı. Sesimi çok beğendiler. Benim bu yeteneğimden faydalanmak istediler çünkü o zaman Kürt kızların bırakın şarkı söylemesini yalnız başına hareket etmesi bile çok kötü algılanırdı. Ben başına buyruk hareket ediyordum ama memleketimin, aşiretimin şerefini başımın üstünde tuttum hep. Aşiretime ve memleketime kara leke sürmedim.

Plaklarım art arda çıkmaya başladı

Ben bir ilk olacaktım, ilk kez bir Kürt kızı plaklarda Kürtçe stranlar okuyacaktı. Bu nedenle ben bulunmaz bir Hint kumaşıydım. Plak şirketinde beni dinleyen adam, arkadaşına “Bana deneme plak için bir Kürt kızı geldi. Adı Ayşe, sesi muhteşem. Ona plak yaparsam kısa sürede çok zengin olurum. O yüzden hemen Ayşe’ye plak yapacağım” demiş. Hemen benimle sözleşme yaptılar. Sözleşmeyi yaptıktan sonra da plaklarım art arda çıkmaya başladı. Plaklar çıktı ama nasıl olsa bu anlamaz diye bana çok az bir para ödediler. Oysa benim plaklarım çok büyük bir ilgi görmüş ve dönemin en çok satan plakları arasında yer almıştı fakat benim bundan haberim bile yoktu. Ben durumu anlayana kadar iş işten çoktan geçmişti. Plak şirketinde sözleşmem olduğu için bu adamdan kurtulamıyordum. İki kez intihar ettim. Bu şartlar artında ve kendi imkânlarımla az önce adını söylediğim ilk plak çalışmamı bitirdim.

BBC’de ilk Kürt kadın sanatçı

1960’lı yıllarda Türkiye’den Avrupa’ya yapılan işçi göçüyle evinden, yurdundan ayrılmak zorunda kalan yüzlerce gurbetçiye nefes olmuş; gurbetçiler memleket özlemini Ayşe Şan’ın plaklarıyla gidermiştir. Bu plaklardaki klamlar, Avrupa’da yaşayan gurbetçilerin sıla hasretiyle Ayşe Şan’ın Diyarbakır özlemini bütünleştirmiş; onlar için ortak bir ağıt olmuştur. Gurbetçileri derinden etkileyen klamlar söyleyen genç kadının söylediklerinin bu derece içten olmasının sebebi ise Şan’ın kendi ülkesinde sürgünde olmasıdır. Ayşe Şan’ın yüreğindeki hasreti dillendirip ruhuna tercüman olduğu gurbetçilerden farkı, ailesinin ölüm tehditlerinden dolayı kendi memleketine adım atamamasıdır. Acı bu denli büyük olup tüm içtenliğiyle klamlara yansıyınca Avrupa’da yaşayan gurbetçiler için düzenlenen konserlerde gurbetçiler, Ayşe Şan’ı dinlemek istemiş ve davet etmişlerdir. Bu davetle hayatındaki ilklerden birini daha gerçekleştiren genç kadın, ilk konserini Hollanda’da, gurbetçilere vermiştir. Bu ilk konserin ardından Avrupa’nın farklı ülkelerinde yaşayan gurbetçilerle buluşmuştur. Bununla da yetinemeyen Şan, BBC radyosuna çıkan ilk Kürt kadın sanatçı olmuştur.

Yurt dışı konserleri ve imza attığı ilkleri Ayşe Şan şöyle özetliyor:

‘’Avrupa’da gurbetçiler benim konser vermem için taleplerde bulunmuşlar. Birçok sanatçı ile beraber Hollanda’da gurbetçilere konserler verdim. Ardından Almanya’ya gittim, burada da çok sayıda konser verdim. Alman televizyonlarında programlara katıldım. Gazetelere röportajlar verdim. İngiltere’de yaşayan gurbetçiler de beni istemiş. Orada da BBC radyosuna çıktım. Radyoda güzel bir program yaptım. Çok sevindiler. Ne zaman istesen yine program yapmaya hazırız, dediler. Almanya’da 3-4 yıl kaldıktan sonra ülkeye döndüm.’’

Yürek burkan veda

Ayşe Şan; konserler nedeniyle pek çok ülkeye, pek çok şehre gitmiştir ancak kardeş ve akrabalarının ölüm tehditleri yüzünden o çok sevdiği Diyarbakır’a bir daha hiç dönememiştir. Bu süreçte ona kıyamayan, sahip çıkmaya çalışan, sonuna kadar direnen bir tek kişi olmuştur: Annesi. Her anne gibi o da kızının mutluluğu için savaşmış, mücadele etmiş onun engellerle tıkanan yolunu açmaya çalışmış ancak bu fedakârlık da Ayşe Şan’ı ve müziğini topluma kabul ettirmeye yetmemiştir. Nihayetinde anne ve kızının bütün gayretleri boşa gitmiş, bir daha kavuşamamak üzere yolları ayrılmıştır.

Yıllarca yolları tekrar kesişemeyen anne ve kızının kaderi, annenin ölüm döşeğinde olmasına rağmen değişmemiştir. Daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse bu kaderin değişmesine toplum tarafından müsaade edilmemiştir. Ayşe Şan’a gösterilen tepki, yıllar geçtikçe azalacağına artmış; ölmeden önce son kez kızını görmek isteyen anneye akrabaları izin vermemiştir. Ölüm döşeğindeki kadının yalvarıp yakarması, son nefesinde kızını sayıklaması dahi, verilen kararı değiştirmeye yetmemiş; acılı anne kızının yolunu gözleyerek kokusunu içine çekmek arzusuyla son nefesini verir.

Lele Daye

Bu yürek burkan veda Ayşe Şan’a olan öfkeyi dindirmeye yetmemiş, anne-kıza yapılan eziyet bununla da bitmemiştir. Acının büyüklüğünden zerre kadar etkilenmeyen, en basit insani duygulara bile fırsat vermeyen bu feodal zihniyet; Ayşe Şan’a annesinin mezarını ziyaret etmesi için bile izin vermemiştir. Hayatı yalnızlıklarla, ayrılıklarla, hasretle ve acıyla geçmiş genç kadının kalbinde iyileşmesi mümkün olmayan derin bir yara daha açılmıştır. Ayşe Şan’ın belleğinde ve müziğinde derin izler bırakan bu olay; “Lele Daye” şarkısıyla hayat bulmuş, dinleyenlerin acılarına ve özlemlerine tercüman olmuştur.

Hep gurbetteydim

‘’Annem çok iyi bir kadındı, herkese yardımcı olurdu, kalbi tertemizdi. Onu tanıyıp da sevmeyen ya da ondan “kötüdür” diye bahsedecek biri yoktur. Annemin vefatı, benim hayatımın ikinci büyük darbesidir. Kalbim hala yaralıdır, hala kederliyim.

Annemin derdi, bütün dertlerin üstündedir benim için. Kendimi bildim bileli gurbetteydim, onu yeterince görmedim, ona hiç doyamadım. O hasretle de gitti. İkimiz de toprağın üstündeydik, aynı topraklarda yaşıyorduk, aynı göğün altındaydık ama kavuşamadık. Kavuşamadan da toprağın altına girdi annem. Ben evladımı kaybedince onun nasıl bir evlat hasreti çektiğini daha iyi anladım ama elimden bir şey gelmedi. Engelleri aşamadık, birbirimize ulaşamadık.

Annem vefat etmeden önce haber salmış. “Çok hastayım, Ayşe’ye haber verin gelsin. Son defa göreyim” demiş ama bana kimse haber vermedi. Ölüm döşeğindeki annemin son arzusu kızını görmek olduğu halde beni hiç aramadılar. Bir hafta sonra annemin vefat ettiğini öğrendim. Yüreğim ikinci kez yerinden söküldü. Annemin vefatından sonra altı ay çok hastalandım. Evlat acısıyla dağlanmış yüreğim bir de anne acısıyla imtihan oldu. Ben ona hasrettim, hasretlik içime dertti ama onun bana hasret gittiğini öğrenince derdim daha da büyüdü. Evladımın acısıyla annemin acısı sesimi de dağladı. Söylediklerim insanları hep etkilerdi ama onlar için söylediğim klamlar, içimdeki acının dile dökülmesiydi.

Annem, hep, “Ayşe başımın ucunda dursun, bana sürekli stranlar söylesin” derdi. Benim namaz kılmamı isterdi, Kur’an okumamı isterdi. Sesimi Kur’an okumak için kullanmamı isterdi ama babamın şarkıları beni daha çok etkiledi. İçinde doğduğum müzik kültürü, annemin istediği yoldan değil babamın açtığı yoldan gitmemi sağladı.’’