Başlığında böylesi isimlerin yer aldığı bir yazının hakkını verebilmek çok zor olsa gerek. Üstelik bunu kısa bir makale olarak yazmayı hedeflemek belki de baştan hakkını verememiş olmanın ilk belirtisi olabilir. Ama gözden kaçan veya kaçırtılmak istenen bazı gerçekleri ifade etmek şimdilik bunu gerektirmektedir. Başlığımızda yer verdiğimiz bu isimlerden biri birden fazla nedenden dolayı dikkati çekecektir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın böylesi isimlerin yanında yer alması bazı kişilerce tuhaf karşılanabilir; ama bu tuhaflık Öcalan’ın sosyal bilimlere katkısının diğer isimlerin yanında az kaldığından değildir. Tam aksine, çokluk ve azlık tartışmalarını ölçülebilirlik sorunlarından ötürü bir kenara bırakırsak, asıl tuhaflık sosyal bilimlere eşsiz katkılarda bulunan bu beş düşünürün içinde Öcalan’ın aynı zamanda bir “yeniden insanlaşma hareketinin” önderliğini üstlenmesinden kaynaklandığını belirtmek gerçeğe çok daha yakın bir tespit olacaktır.

Fernand Braudel, Andre Gunder Frank, Murray Bookchin ve Immanuel Wallerstein kabaca belirtirsek en çok modernist sosyal bilimlere alternatif geliştirme istemleri ve çalışmalarıyla bilinirler. Bu doğrultuda farklı düzeylerde ve şekillerde olsa da yeni bir sosyal bilimin inşası yolunda önemli teorik katkıları bulunmaktadır. Ancak, İmralı’da kaleme aldığı kitaplarda yaratıcı kavramsallaşmalara giden Öcalan’ın da yeni bir sosyal bilimin inşası için ne türden bir kuramsal katkıda bulunduğunu anlamaya çalışan çok az kişi bulunmaktadır. Bu beş düşünürün sosyal bilime yaptıkları temel katkılarını ele alacağımız bu yazımızda, aynı zamanda Öcalan’ın sosyal bilime yaptığı devrim niteliğindeki katkılarına bilinçli-bilinçsiz veya dostça-düşmanca uygulanan sansürü kırmaya çalışacağız. Sonuç olarak da neden Öcalan’ın en çok sansüre mağdur kalan yanının sosyal bilimci kimliğinin olduğuna dair görüşlerimizi belirteceğiz.

Immanuel Wallerstein

Wallerstein, yeni bir sosyal bilimin inşası doğrultusunda geliştirdiği çabalarıyla ve araştırmalarını “Dünya-Sistemler Analizi” olarak bilinen temel birimin etrafında geliştirmesiyle en çok bilinir. Bu açıdan yukarıda da belirttiğimiz gibi Frank’ın “dünya sistemi” kavramsallaşmasına katılmaz. Wallerstein’a göre kapitalizmin bir “dünya sistemi” olması beş yüz yıllık bir tarihe dayanır; bunu da sermaye birikiminden ziyade, kapitalist üretim tarzının çıkışına bağlar. Her ne kadar bu durum Wallerstein’ı kapitalizme has çözümlemelerinde bir uzmanlaşmaya götürmüş olsa da, kendisini Braudel’in bir ardılı olarak niteleyen Wallerstein, araştırmalarının ve çözümlemelerinin “uzun süre” ile bağını efektif bir şekilde kuramadığı için eleştirilerden kurtulamamaktadır.
Wallerstein, “Yeni Bir Sosyal Bilim İçin” adlı kitabında alternatif bir sosyal bilimin inşası için yeni bir kuramsal ve kavramsal çerçeveye ihtiyaç duyulduğunu belirtir. Eski kuramsal çerçeveyle veya eski kavramlarla yeni bir sosyal bilimin oluşamayacağını belirten Wallerstein, bu konuda çok daha cesaretli adımların atılması gerektiğini söyleyerek yeni nesil sosyal bilimcilerin önüne büyük bir misyon sunmaktadır. Ancak bu kitabın uzun bir süre önce yazılmış olmasına rağmen henüz sosyal bilimlerde hatırı sayılır bir kıpırdama gerçekleşmemiştir. Aksine, daha krizli bir hal alan sosyal bilimler gittikçe itibarsızlaşmaktadır.

Abdullah Öcalan

Öcalan, kırk yıldır üstlendiği Kürdistan Özgürlük Mücadelesinin önderliği süresince hiçbir zaman sosyal bilimlerden uzak kalmamıştır. Sayısız çözümlemelerle sadece teorik anlamda değil, aynı zamanda pratikte de bir sosyal bilimci olarak Kürt halkı şahsında “yeniden insanlaşma hareketi” diye tabir edilen mücadelenin siyasi, askeri, felsefi, toplumsal ve ideolojik önderliğini üstlenmiştir.
Bu açıdan yazımızın başlığında yer alan diğer isimlerden farklı olarak, Öcalan aynı zamanda sosyal bilimin ana konusu olan toplumun kendisiyle de direkt olarak uğraşmaktadır. Her ne kadar önceki süreç de esasen bu yazının kapsama alanına giriyor olsa da, bu yazımızda biz Öcalan’ın 1999 yılı sonrası “İmralı Savunmaları” diye adlandırılan kitaplarındaki sistematik bir şekilde geliştirdiği sosyal bilim anlayışını irdeleyerek, yeni bir sosyal bilim için sunduğu kuramsal ve kavramsal çerçeveyi inceleyeceğiz.
1. Yeniden Kavramsallaştırılma
Peter Wagner yakın zamanda yazdığı bir makalede “toplum kavramının faydalılığı sosyoloji içerisinde tartışma konusu haline” geldiğini söylemektedir. Wagner devam ederek her şeye rağmen bu kavramın terk edilmesinden ziyade yeniden kavramsallaştırılması gerektiğini söyleyerek, “ulusal karakter”, “insanların ruhu” veya “kolektif kimlik” gibi yetersiz tanımlamalardan ziyade, toplum olgusunun daha yetkin ve zamana dayanıklı bir tanıma ihtiyaç duyduğunu söylemektedir. Öcalan’ın toplum tanımı tam da böylesi bir boşluğu doldurabilecek bir niteliğe sahiptir.
Öcalan, “Bir Halkı Savunmak” kitabında, “Toplumsallık insan türünün varlık koşuludur. Kendinden önceki primat türünden kopup insanlaşması, toplumsallaşma düzeyiyle at başı gittiği sosyal bilimin en yakın bir gerçeğidir” demiştir. Fakat aynı kitapta tanımını derinleştiren Öcalan, toplumu “anlam gücü en yüksek varlık olarak” tanımlayarak, mevcut sosyal bilimlerde ulaşılamayan bir anlamsal düzeyi bizlere sunmaktadır. Toplum ne salt ekonomik ilişkilerin gelişimiyle (Marx’ın iddia ettiği gibi), ne salt teknolojik atılımlarla (kaba materyalistlerin iddia ettiği gibi) ne de salt Tanrı‘nın “ol” demesiyle (idealistlerin iddia ettiği gibi) var olmuştur.
Öcalan toplumun bir evrensel amaç ile ilintili oluştuğunu şöyle tanımlamaktadır: “Doğruya daha yakın görüş, kozmos ve kuantum evrenindeki oluşum özelliklerinin insanda da yaşandığıdır. Tabii kendi özgünlüğü temelinde bu yasalar işlemektedir. Evrenler insanda dile gelmektedir. Çıkan sonuç, evrenin yetkin kavranışı insanın yetkin kavranışından geçer. Felsefede çok ünlü ‘kendini bil’ yargısı bu gerçeği dile getirmektedir. Kendini bilme tüm bilmelerin temelidir. Kendini bilmeden edinilecek tüm diğer bilmeler bir saplantı olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu nedenle de insan toplumunda kendini bilmeden ortaya çıkan tüm kurum ve davranışların sapkın, çarpık bir role bürünmesi kaçınılmazdır. İnsanın kendi bilgisine dayanmayan bilginin yol açtığı tüm toplumsal sistemlerin anormal çelişkili, kanlı, sömürülü karakteri bu saplantılı bilgiden ileri gelmektedir. O halde insan toplumunun kabul edilebilir doğal gelişme süreci insanın kendine özgü bilgisinden kaynaklanmalı derken, en temel evrensel, dolayısıyla toplumsal kuraldan bahsetmiş oluyoruz.” Burada Öcalan’ın insanlığı evrensel bir üst amaçla bağdaştırdığını görebiliyoruz. Belki de toplumu varlığın ve tüm oluşumların en üst derecede algılandığı ve ifadeye kavuştuğu bir organizma olarak tanıma kavuşması, sosyal bilimlerde gerçekleşmesi gereken devrimin zeminini oluşturmaktadır.

2. Araştırmalarda Temel Birim

Philip Walsh’a göre sosyoloji bir akademik disiplin olarak modernitenin temel ögelerine ve amaçlarına göbekten bağlı olmaktan kaçınamaz çünkü direkt olarak modernitenin kendine özgü kurumsal sorunsallıklarından ötürü ihtiyaç duyulan bir disiplindir. Walsh, kapitalizm, sekülerizm, sınıf ve ulus-devlet gibi olguların sadece sosyolojinin temel araştırma birimleri olmayıp, aslında sosyolojinin bizzat varlık nedeni olduklarını söylemektedir. Bu durumda Walsh’a göre modernite eleştirisi ve sosyolojinin eleştirisi ister istemez iç içe olması gerektiğini söylemektedir, çünkü sosyoloji modernitenin kendi kendisini anlamlandırma çabasının (meşrulaştırma çabasının) temel aracıdır. Bu açıdan bakıldığında sosyal bilim araştırmaların hangi birimi esas alması gerektiği çok belirleyici bir soru haline gelmektedir. Öcalan “Özgürlük Sosyolojisi” adlı kitabında “Sayısız toplumsal ilişki içinde belirleyici önemi olanları seçmek, anlamlı teorik bir yaklaşım için yapılması gereken ilk tercihtir. Seçilecek toplumsal birim geneli izah ettiği oranda anlamlı bulunacaktır” demektedir.
Öcalan’ın temel birim olarak önerdiği şudur: “Temel birimimizi ahlaki ve politik toplum olarak belirlememiz, tarihsellik ve bütünsellik boyutlarını kapsaması açısından önem taşımaktadır. Ahlaki ve politik toplum en tarihsel ve bütünlüklü toplum anlatımıdır. Ahlak ve politikanın kendisi tarih olarak da okunabilir. Ahlaki ve politik boyut taşıyan toplum, tüm varoluşu ve gelişiminin bütünlüğüne en yakın toplumdur. Devlet, sınıf, sömürü, kent, iktidar ve ulus olmadan toplum var olabilir, ama ahlak ve politikadan yoksun toplum düşünülemez.” Bu durumda toplum yukarıda tanımladığımız gibi “tüm oluşumların en üst derecede algılandığı ve ifadeye kavuştuğu bir organizma” ise, o zaman ahlaki ve politik olması bu organizmanın varoluş koşuludur. Yani tarihsel-toplum anlatımlarının esas alacağı birim doğal toplum da denilen ahlaki ve politik toplumdur;
Çünkü ahlaki ve politik ise o zaman toplum toplumdur. Bir örnek ile neden temel birim olarak ahlaki ve politik toplum sorusuna cevap verebiliriz. Toplumun tarihini insanlaşmayla, insanlık tarihini de toplumsallaşmayla başlattığımızda ancak bu tarihin her evresinde var olan bir birim bizi bütünlüklü bir hakikate ulaştırabilir. Eğer temel birimimizi devlet olarak belirlersek, devletsiz olan neolitik toplumu nasıl ve neye göre araştırabiliriz? Temel birimimizi ulus-devlet olarak belirlersek, o zaman devlet olmayan ulusları nasıl araştırabiliriz? Veya temel birimimizi endüstriyel toplumlar olarak belirlersek, köy toplumlarını nasıl araştırabiliriz?
Öcalan “toplum ahlak ve politika dediğimiz iki alanı oluşturmadan varlığını sürdüremez” demektedir, bu durumda insanın olduğu yerde, yani toplumun olduğu yerde ahlak ve politika da var olacağına göre ahlaki ve politik toplumu temel birim olarak araştırmalarımızın merkezine almamız tüm sosyal yapıların hakikatlerini ortaya çıkartmak için hayati olacaktır. Devlet, sınıf, kent, iktidar gibi yapılar kök birimler olarak sosyal bilimin temel alacağı yapılar olamaz, nitekim bu kategorik kargaşayı açımlamak için Fernand Braudel’in teorileştirdiği ve Öcalan’ın geliştirdiği “süreler” tarihsel-toplum anlatımı için hayatidir.

3. “Tarihsel Süreler”

Öcalan “Uygarlık” adlı kitabında “Fernand Braudel’in süre kavramının toplumsal gelişmedeki rolünün yeterince kavranmadığı kanısındayım… Tarih bilimine yetkince uygulanamamaktadır” demektedir. Aslında Öcalan İmralı’da yazdığı tüm kitaplarında Braudel’in metodolojik yaklaşımını esas almaktadır. Yukarıda Braudel’in belirttiği üç süreye ek olarak ve aynı zamanda tamamlayıcı bir nitelik taşıyan Öcalan’ın “en uzun süre”si (temel kültür toplumu) ve “en kısa süre”si (özgürlük sosyolojisi) aracılığıyla aslında Öcalan, Braudel’in ulaşmak istediği “total tarih” anlayışına yaklaşmıştır. Öcalan “en uzun süre”yi şöyle tanımlamaktadır: “dördüncü buzul döneminin sona ermesinden sonra gelişen neolitik devrimde ana nehri oluşturan Verimli Hilal toplumu”. Yani bu sürede sosyal bilimimizim temel birimi olan ahlaki-politik toplumu konu edinerek, toplumsallığın ontolojik boyutlarının araştırılması öngörülmektedir; çünkü toplumsallığın ontolojisi çözülmeden onun hakikatine varılamayacaktır.
Son tahlilde “anlam gücü en yüksek varlık olarak” toplumsallığın hakikatine varılmadan da hiçbir hakikate varılamaz. Öcalan, “en kısa süre”yi de “kısaların en kısa süresindeki yaratılış konularını toplumsal açıdan ele alan” süre olarak tanımlamaktadır. Öcalan devamında “toplumsal olaylar dahil, tüm evrensel olaylar ve oluşumlar, kuantumsal ve kaotik dediğimiz bir ortamı gereksinirler” diyerek yöntemsel olarak Braudel’in eleştirilere maruz kaldığı süreler arası kopukluğu aşarak, “en uzun süre” ile “en kısa süre”yi, yani an ile ebediyetin ahengini kurarak zaman ile mekandan kopan modernist sosyal bilimlerin alternatif metodolojik çerçevesini çizmektedir.

Sonuç olarak

Son yarım asırda birçok düşünür sosyal bilimin içine girdiği kriz üzerine değerlendirmelerde bulunmuşlardır. Üstelik bunların hepsi illaki krizin aşılması konusunda düşünce belirtmiş değillerdir; bazıları sosyal bilimin bilim sıfatını hak etmediği sonucuna varmıştır. Daha çok kabul gören değerlendirme ise sosyal bilimin toplumsallığın birçok alanı gibi hegemonik sistem tarafından içi boşaltılarak ele geçirildiği gerçeğidir. Buna karşın yazımızın başlığında yer alan düşünürlerin hepsi sosyal bilimin yeniden düzenlenmesi için çeşitli çalışmalara imza atmakla kalmayıp, alternatif model önermeleri olmuştur.
Braudel, Frank, Bookchin ve Wallerstein’ın bu yönlü çabaları, her ne kadar istenilen düzeyde olmasa da, benzer kaygılar paylaşan duyarlı düşünürler tarafından tartışılmaktadır. Ama ilginç bir şekilde dikkat çeken bir husus şudur ki, Öcalan’ın kamuoyunda birçok aşamada etkin bir konuma sahip olmasına rağmen, sosyal bilime olan bu katkıları görmezlikten gelinmektedir. Daha da ilginç olanı ise, bunun hem seven kitleler arasında hem de sevmeyen kitleler arasında ortak bir tavır olmasıdır. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, bu tavrın bilinçli, bilinçsiz, dostça, düşmanca, tanrısal güven veya düşmanca kin ile olması pek fark etmemektedir. Bilinmesi gereken şudur ki, bu zımni sansür sadece kapitalist modernitenin hegemonyasına fayda sunmaktadır; oysaki bu düşüncelerin tartışılıp kitlelere mal edilmesi insanlığın özgürlük hülyalarının gıdası haline getirebilir. Öcalan “Bir Halkı Savunmak” adlı kitabında devrimci projeyi şöyle tanımlamaktadır:
“Devrimcilerin rolü nerede kaldı denilirse, her şeyden önce çizmeye çalıştığımız bu sosyal bilim gerçeklerine ulaşmayı bilmeleri gerekir. Sosyal bilimsiz devrimcilik veya toplumsal dönüşümcülük bazen farkına varmaksızın cinayet ve hıyanetlere karışabilir. Bunu önlemenin yegane yolu, sosyal bilimimizi iktidar-bilme güçlerinin elinden kurtarıp yeniden yapılandırmaktır; kendi sosyal-bilim okullarımızı ve akademilerimizi kurmaktır. Politikamızın arkasına sosyal bilime dayalı zihniyetimizi esas kılmaktır.”


Fernand Braudel (1902-1985)
Braudel, yirminci yüzyılın en tanınmış sosyal bilimcilerinden biridir. Sosyal bilimlere temel olarak iki açıdan belirleyici katkıları olmuştur. İlki, gittikçe parçalanan sosyal bilimlerin bütünleşmesi üzerine olan çabaları iken, diğeri ise tarihe metodolojik yaklaşımındaki yenilikçiliğidir. Sosyal bilimlerdeki parçalığa karşı olan duruşunu en iyi Braudel’in bu tespitiyle aktarabiliriz: “sosyoloji tarihleşmeli, tarih sosyolojileşmeli”.
Disiplinler arasında çizilen keskin çizgilerin aslında her disiplini sakatladığını söyleyen Braudel, bu doğrultuda disiplinler üstü bir sosyal bilim için çabalamıştır. Tarih anlatımı için geliştirdiği yöntem ise ilk etapta günlük olaylarının öznel karakterinin reddi üzerine gelişmiştir. Tarihe olan teorik ve yöntemsel yaklaşımı, yani tarihin “daha üst sürelerde” yazıldığına inanması sonucu “uzun süre” kavramsallaştırmasıyla tarihe daha bütünlüklü bir bakış açısını öngörmüştür. Kendisinin çalışmalarında sıkça kullandığı metaforlardan birinden istifade ederek Braudel’in tarihsel akışımın nasıl gerçekleştiğine dair düşüncesini daha iyi anlayabiliriz. Bu metaforda Braudel okyanustan faydalanarak okyanusun derin ve çok yavaş hareket eden sularını tarihin “uzun süre” diye tabir ettiği kısmına benzetir. Braudel okyanusun gelgitlerine yani görece hızlı gelişen süreçleri “konjonktür” veya “orta süre” diye tabir ederken, okyanusun yüzeyindeki dalgalanmaları da “olaylar” veya “kısa süre” adlandırmasıyla tarihsel gelişimin bu üç zamanın etkileşimiyle gerçekleştiğini söyler. Braudel’e göre Okyanusun derin suları (uzun süre) her ne kadar yüzeyden seyredilebilmesi zor olsa da, tüm akıntılara (konjonktür) ve dalga hareketlerine (olaylara) geniş bir çerçeve sunan okyanusun bu yatağı olmaktadır. Braudel’e göre, sosyal bilimci en uzun süredeki gelişmeleri açıklayabilen kişidir, dolayısıyla en çok bu süreye yoğunlaşmalıdır; hatta günlük olayların bile bu süre ile bağlantısı kurulmadan ancak eksik anlatılabileceğini söylemiştir.
Braudel’in sosyal bilimlere olan bu temel katkıları her ne kadar bazı çevrelerce çığır açıcı olarak nitelenseler de, merkezi sosyal bilimlerde ve üniversitelerin tekelinde olan akademik dünyada kesinlikle hak ettiği etkiyi sağlayamamıştır. Halen üniversitelerde sosyal bilim gittikçe parçalanmaktadır ve disiplinler arası çizgiler tarlalar arası çitler kadar keskindir.

Andre Gunder Frank (1929-2005)

Frank, Braudel’in teorik çerçevesini çizdiği “uzun süre”yi beş bin yıllık uygarlık tarihine uygulayarak bir “dünya sistemi”nin varlığına işaret etmiştir. Mevcut hegemonik sistemin en azından beş bin yıllık bir tarihi olduğunu söyleyen Frank, bu hegemonyanın merkezinin Avrupa tarafından devralınmasının görece yeni bir gelişme olduğunu söyleyerek Avrupa merkezli analizlerin yetersizliğine ve hatta aldatıcılığına vurgu yapmıştır. Frank’a göre uygarlık tarihinin gelişiminin motor gücü sermaye birikimidir. Bu açıdan sermaye birikimi sadece kapitalist modernitenin belirleyici bir özelliği olmayıp, aslında tüm uygarlık tarihinin gidişatını belirleyen temel faktör olduğu için uygarlık tarihinin tümünü tek bir dünya sistemi olarak ele almanın doğru olacağını belirtmiştir. Bu konuda aşağıda da değineceğimiz üzere Wallerstein ile ayrıştıkları konunun tam da burası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kaldı ki Wallerstein’in “dünya-sistemleri” teorisi kelime itibariyle bile bu anlaşmazlığın sinyalini vermektedir.
Frank’in çok güçlü argümanlar sunarak “merkezi uygarlığın” Mezopotamya’dan dünyaya yayıldığını anlatmasına ve bu “merkezi uygarlığın” serüvenini bugün kapitalist modernite tarafından devralınmasına kadar nasıl süregeldiğini sistematik bir şekilde yazıya dökmesine rağmen, “dünya sistem”in akademik literatürde temel bir birim olarak ele alınmıyor olması hegemonik sistemin sosyal bilim alanındaki kara propagandası ile yakından bağlantılıdır.

Murray Bookchin (1920-2006)

Bookchin, sosyal bilimciliği ve toplumsal aktivizmi sentezleyebilen ender kişilerden biridir. Sosyal bilimde önemli kavramsallaşmalarla alana paha biçilmez katkılarda bulunan Bookchin, aynı zamanda insanlığın kapitalist modernitede yaşadığı sorunlara çözüm bulmak için toplumu yeniden inşa etme üzerine önemli sistemsel çalışmalara imza atmıştır. Doğal evrim ve toplumsal evrimin arasındaki diyalektik bağı en üst düzeyde çözümleyerek, geliştirdiği “Toplumsal Ekoloji” kavramıyla özgür ve eşit toplumun zihinsel çerçevesini çizmiştir.
Toplumsal evrimin doğal evrimin devamı olduğunu söyleyen Bookchin, hiyerarşinin, devletin ve sömürünün ancak bir sapma sonucu insanlığın başına bela olabileceğini ortaya koymuştur. Hiyerarşinin çıkışı ve gelişimi üzerine, devletin kurumsallaşması üzerine ve sömürünün yaşamın her alanına sıçrayışı üzerine yaptığı çalışmalar Bookchin’i kendisinin salt bir akademisyen olamayacağına inandırmıştır. Bu doğrultuda devrimci bir toplumsal değişime olan inancı onu gençliğinde önce komünizme sonra anarşizme itmiş olmasına rağmen, ikisinin de yeni bir toplumu kurma yolunda yetersizlikleri olduğunu görmesiyle Bookchin kendi “devrimci proje”sini tanımlamaya girişmiştir. Bu doğrultuda kendisinin geliştirdiği “Toplumsal Ekoloji” kavramının sunduğu zemin üzerine komünalizm, yerelcilik ve konfederalizm gibi kavramlarla yeni toplumu kurmanın literatürünü en çok geliştiren kişilerden biridir. Maalesef Bookchin’in de, tıpkı yukarıda bahsettiğimiz diğer düşünürler gibi, merkezi sosyal bilimlerce yeterince tartışılmıyor olması sosyal bilimin kapitalist modernitenin en çok himayesi altına aldığı alanlardan biri olduğundan dolayıdır.



CEMGİL BUDAK