Strasbourg’da bir dernek binası var. İçinde 14 açlık grevcisi. Geçtiğimiz Cumartesi günü Güler Yıldız’la birlikte “Haftalık” adlı programı onların katılımıyla yaptık.

Hiç biri “program konuklarına” benzemiyordu. Anlatayım:

“Süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi” nedir?

“Ölüm orucu” değildir. “İntihar” hiç değildir.

Ama “ölüme” doğru çok daha sancılı, çok daha uzun, çok daha amansız ve yorucu bir yolculuktur.

Her zaman böyle de değildir.

Birçok zaman bu açlık grevleri “hapy and” ibaresiyle sonuçlanır. Açlık yüzünden bitkin bedenler “hayata döner”. Hatta kimisinin kesik kolunu bir köpeğin ağzından alırlar. Kolsuz grevci şükür ki, aramızdadır. Veli Saçılık adında bir devrimcidir bu. Kendi iradesiyle “hayata dönmemiştir”. Devlet tarafından hayatının bir “kolu” bedeninden alınarak sözde “hayata döndürülmüştür.” Bir çoğu da öyledir.

Bu defa böyle değil.

“Cesaret Ana” Leyla Güven, Mustafa Sarıkaya’nın tabiriyle “hissettikten” sonra bu “süresiz, dönüşümsüz açlık grevine” Apo’nun üstündeki tecridin kaldırılması talebiyle başlayınca Avrupa’daki Kürtlerin örgütünün başındaki insan “Leyla ile birlikte” öne atıldı. Adı Yüksel Koç. Bir “örgüt şefi” olarak “ölün” demedi. Ölüme tek başına yürüdü. O yürüyünce 13 Kürt de yürüdü. Derken yüzlercesi...

Onları Güler’le birlikte gördüm.. Huzurunuzda konuştuk.

Grevcilerin dokturu dedi ki: Kırkıncı günden sonra istenmeyen her şey olur... Yüksel Koç’u ben hastahaneye sevkettim. Ölüm eşiğindeydi. Görevim buydu. Koç hastahaneye gönderildi. “Tedaviyi” reddetti. Sorumluluğum burada son buldu. Tıp hukuku ve ahlakı “zorla hayat” vermez. Hayat onun sahibinindir. Doktor “grev kırıcı” değildir. Bu bir direniştir, eylemdir. Direnmek ve eyleme geçmek insanın hakkıdır. Sorduk: “Sonra ne oldu?” Yanıt açık: Grevci “grev evine” döndü. Hem ölüme, hem tedaviye, hem de tecride itirazı var. Yazının sonunda yazacağım: Hem de “bize” itirazı var. Koç’a bir selam bile veremedik.

Biz hala sandalyelerde oturma gücüne sahip olanlarla konuştuk. Hatta “sahip olmayanla” da. Bizim televizyon binasında her karşılaştığımızda, şakalaşmak için “yeniden tanıştığım” Gülistan, kalbindeki “ağrı”ya rağmen, zorunlu olarak programı terkettiği on dakika dışında bir saat yirmi dakika, bir de ekrana karşı direndi. Duydunuz. Güler, programın “selameti” ve onun “sıhhati” için durdurmasa daha da konuşacaktı. Susturulamayan kadınlardandır. Daima güler. Her soruna cevap verir; “hayatını” sor, susar.

Mustafa Sarıkaya. 18 yaşındayken ilk açlık grevine yatan devrimci. Şimdi yarım asrı devirmiş. Arkasında mukaddes bir tecrübe biriktirmiş. Öyle anıları var ki, henüz güneş yüzü görmemiş. Onu kaybettiğimiz gün bilin ki, bir tarihi kaybetmiş olacağız. O ise “yeniden tarih yazdığının” bilinciyle, yüzünde kocaman bir gülümseme, “Kürdistan’ın, Ortadoğu’nun ve insanlığın” kaderinde Serok Apo’nun tam da şu sıra oynayacağı rolü anlatıyor. Apo’ya her zaman ihtiyaç vardı. Sarıkaya’ya göre şimdi her zamankinden daha fazla var. Çünkü Ortadoğu’da yalnız Kürtlerin değil, insanlığın kaderi sorgulanıyor. O nedenle “tecrit kalksın” diyor. Yalnız Apo için değil, insanlık adına açlık grevindedir.

Dilek Öcalan! PKK Önderi’nin en yakını. Kürt halkı onu başlangıçta sırf bu “yakınlık” nedeniyle, doğru dürüst tanımadan, bir bakıma “simgesel” bir “değer” olarak “vekil” yapmış. Sonra da “düşmana yem olmasın” diye sürgüne yolcu etmiş. Derken bu genç kadın, kadınlığının bireysel isyanıyla ayağa kalkmış. Kendi ayakları, kendi özgür iradesi ve Serok Apo’nun “kadın özgürlükçü” paradigmasının bilinciyle “grevci evinin” kapısını çalmış.

Bütün varlığını, sonu ölüme açılan bu mukaddes direnişe adamış. İstese Avrupa’da nice kapılar ona açık. O ise ölümün kapısını aralamış. Programda konuştu: Apocu kadın bilinci bu konuşmada dile geldi. Meğer simge değilmiş, kadın devriminin öznesiymiş.

Hepsi öyle. Bu kısacık yazıda hangisinden söz edeyim?

Ellisini aşkın “eski grevciler”, 18 yaşına yeni basmış “yeni grevciler”... Erkek ve kadın grevciler. Ve bir de programımıza sağlık yüzünden değil, Türkçe bilmediği için katılamayan Doğu Kürdistanlı grevciler, Kardo Bokani, Şiyar Serwxebûn... Ve yazdığı şiirle programı kapayan Ramazan İmir...

“Grev evine” adımımı attığım an, daha önce bilincine varamadığım sonucun bilincine vardım: Bu insanlar ölebilir. Ramazan İmir dedi ki, tüm hayatımda tek bir güldüğüm resmim yok, şimdi ölüme karşı, çekilen her resmimde gülüyorum.

Yıllardır tanıdığım Sarıkaya’yla karşılaşır karşılaşmaz anladım. Onların etrafında koşuşturan insanları görür görmez “eyvah” dedim. Ben böyle bir “kararlılık” görmemiştim.

Sonra aklıma HPG Ana Karargah Komutanı Karayılan’ın “kendi halkına”, “bana”, “bize”, “tüm insanlığa” yaptığı eleştiri geldi. Tüm Türkiye halkının, tüm Ortadoğu halkının, insanlığın geleceği için PKK Önderi Öcalan’ın üstündeki tecridi kaldırmak uğruna Leyla Güven’in, zindanlardaki yüzlerce tutsağın, Gültan Kışanak’la birlikte ağır hapse mahkum edilen “açlık grevcisi” Sabahat Tuncel’in ölüme açılan yoldaki direnişi karşısında nasıl duyarsız kalabiliyorsunuz? Dayanışma var, evet, ama neden bu “açlık grevcilerinin fedai ruhuna” uygun bir direniş yok?

“Grev evi”ndekiler “hayatları karşılığında” Erdoğan’dan, Avrupa devletlerinden, Trump’tan hiç bir şey istemiyor ve beklemiyor.

Bizden istiyor ve bekliyor.

Onlar öyle demedi ama, ben bütün benliğimle onların şöyle dediklerini hissettim:

“Bizim sizler için hiç mi değerimiz yok?”

“Ah kardeşler ‘tecrit kalksın, faşizm yıkılsın, Kürdistan kurtulsun’ diyerek yürüdüğümüz bu ölüm yolculuğunda, bizimle birlikte yürümeseniz de, bizi neden, serhıldan günlerinde olduğu gibi, Kobanê devriminde olduğu gibi, Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de, Şırnak’ta olduğu gibi yolcu etmiyorsunuz?”

Grevciler bize söylemedi, ama ben anladım: Bu açlık grevleri “bize karşıdır”. Bizim korkumuza, sinmişliğimize, oportünist sözde “devrimciliğimize”, parlamentarist konformizmize, kurtuluşu şundan, bundan, o devletten, bu devletten, zavallı bir dilencilikle bekleyişimize...

Onları dinledikçe utandım.

Bu programı yapmak bana da Güler’e de ağır geldi.

Leyla Güven’e bir şey olursa, Yüksel Koç’a bir şey olursa, Strasbourg’dakilere bir şey olursa, zindandakilere bir şey olursa...

Birbirimizin yüzüne nasıl bakarız?

Kalbim onların ölmesini istemiyor; beynim ise “grev kırıcılığına” isyan ediyor.

Kırık dökük cümlelerle “ben de mi katılsam” demeye kalktım.

Güldüler.

Gülünecek halde olmak kötü.

Siz ne haldesiniz?