Türkiye-İran-Irak sınırı boyunca uzanan yüksek sıradağlardaki yaylalara akşam serinliğinde vardık. Karakolların, tank ve topçu birliklerinin gölgesinde yalın ayak, yarı çıplak koşuşturan çocukların oyunları ilk etapta bir piknik yeri havası kazandırmıştı Kelaşîn Gölü’ne. Ender görebileceğimiz bir manzara vardı havada. Gün batımına doğru gökyüzü büsbütün kızıla bürünmüş, yakında kopacak kıyametin habercisi gibiydi.
Günlerdir İran ordusuyla PJAK gerillaları arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Ancak bu savaşın orta yerinde kalan ve İran-Irak sınırında olmanın ötesinde ölümle yaşam sınırında yaşayan koçerlerin dramı yeterince kamuoyuna yansıdığında pek emin değiliz. Qendîl’den Kelaşîn’e kadar uzanan yüksek yaylalarda koçerlerle konuşup acılarını ve yaşam zorluklarını bizzat yaşayarak gözlemlemek için yola koyulmuştuk.
Son yüzyıldır süren aralıksız savaşlar adeta koçer yaşamının bir parçası olsa da, her an yeni ölümlerin yaşanabileceği kaygısı onları endişelendiriyor. Yaylaların bombalandığı 24 Temmuz gecesi büyük bir panik ve korkuyla bir yandan hayvanlarını güvenlikli bir yere nakletme telaşı, diğer yandan ağlayan minik çocuklar, kadınlar... akrabaların endişe dolu telefonları ve havan topları altında kara çadırları yükleyerek bir an önce kaçma derdindeki arabalar... Bombalama sonrası günlerce yanan otlaklar, meşe ormanları... yuvalarını yitirmiş, yanan ormandaki dumanların üstünde fırdönen kuşların kulakları tırmalayan matem çığlıkları... Kanlar içindeki hayvan leşleri... İnsan, gördükleri karşısında dehşete düşmekten kendini alamıyordu.

İki ışık, iki yitik can...

Gecenin koyu karanlığını iki ayrı ışık, iki ayrı amaçla aydınlatıyordu. Biri havan ve katyuşaların dehşet saçan gümbürtüsüyle parlayan, ölüm saçan ışıklar; diğeri de sıcak çatışma bölgesinden ölü ve yaralıları kurtarma derdinde, ard arda dizili arabaların aydınlık bir şehir görünümü veren ve ölüm pahasına yaktığı güçlü farlardan dağlara vuran parlak ışıklar... İnanılmaz bir manzara oluşuyordu dağın yamacında. İki ışık aynı anda parlıyor ve içiçe geçiyordu: Biri can alma derdinde; diğeri can kurtarma telaşında... 24 Temmuz akşamı İran ordusunun topçu bombardımanında 2 sivilin yaşamını yitirdiğini 3’ünün de ağır yaralandığını gerillalardan öğrenince, çadır sakinlerini hüzün ve öfke esir aldı.

Kürt Hükümeti işgale neden sessiz?

İran’ın Xinêre, Bêrkim, Kelaşîn alanlarını 8 saat aralıksız bombalamasını PJAK gerillalarının varlığına bağlamasına sinirleniyorlar. “Yalan! Bari İslam adına yalan söylemesinler. Burada PJAK’ın olmadığını İran bizden iyi biliyor,” diyorlar öfkeyle. Esas amacın Kürtlere özgür yaşam şansı tanımamak ve Güney’i işgal etmek olduğunda hemfikirler. Adının ve fotoğrafının kullanılmasını istemeyen bir PDK’li peşmerge sorumlusu da, Kürt Hükümeti’nin sessiz desteğini içine sindiremiyor ve endişelerini paylaşıyor; “Kimdir gerilla? Benim kardeşim, akrabam ve bu halkın savunması için bu dağlarda her türlü zorluğu kabullenen insandır. Gerilla olmasa biz burada barınabilir miyiz sanıyorlar? İran buralara hemen kendine bağlı silahlı İslami güçleri yerleştirir. O zaman bu sınırları kim savunur? Artık sabrımız taşıyor. İran’a karşı gerekirse biz de gerillanın yanında savaşmaya hazırız.”

‘İran’ın İslam’la alakası yok’
PJAK’ın sınırdaki varlığının bombalama gerekçesi olmasını ve bundan rahatsız olup olmadıklarını sorduk Mam Xûrşîd’e. “Melik Faysal ve Saddam zamanında PJAK mı vardı evladım?” diyerek tepki gösteriyor. Gözlerini uzak bir noktaya sabitleyerek uzun uzadıya bir liste gibi sıralıyor geçmişi. Güneyli güçlerin Saddam’a karşı mücadelesinde, İran-Irak Savaşı’nda, yine Kürt örgütleri arasındaki birakujî savaşlarında ağır can ve mal kayıpları olmuş koçerlerin. Herki aşireti mensubu Latif (45) adlı köylünün anlatımları ise tüyler ürpertici: “91, 95, 97, 98, 2000 yılları. Tam beş kez bizi vurdular. ‘PKK kamplarını vurduk’ diyorlardı. Hepsi yalan. PKK”lilerin bir tekinin bile burnu kanamadı. Onlar bizi, kadınlarımızı ve çocuklarımızı vurmak için geldiler. Her defasında gelip bombalarını üzerimize yağdırıp gidiyorlar. Yine gelecekler... Ama biz de inadına geleceğiz.”
Her yıl Mayıs ayında zozanlara çıkıp Ekim sonlarında iniyor koçerler. Ancak her yıl yayla mevsiminde İran’ın topçu atışlarına başladığına dikkat çekiyor Resul Ahmet Muhammed; sivil, savunmasız insanları hedef alan İran’ın İslam’la alakasının olmadığını belirtiyor. 

Milyonlarca mayın
Koçerin yaşam trajedisi bununla da bitmiyor. Sınır boylarına milyonlarca ekilmiş mayın tarlalarında hayvan otlatmak da işin cabası. Gözünü, ayağını, elini, herhangi bir organını kaybedenler, oğullarını, kardeşlerini veya yakınlarını kaybedenlerin sayısı da hayli fazla. Bu konuda tutulmuş düzenli bir istatistik de ne yazık ki söz konusu değil.
Mam Fetah (55), 1989 yılında merada gördüğü mayını çıkarmaya çalışırken mayın patlamış, iki gözünü kaybetmiş. Gerillalar onu mayınlı alandan kurtarmış.
Diyana’da yaşayan Balekî aşiretinden M. Emin Resul Osman, “Ailemizi geçindirmek için yaylalara çıkıyoruz. Ama her top veya uçak sesinde çocuklar titremeye, ağlamaya başlıyor. Son yıllarda birçok çocuk bu yüzden psikolojik rahatsızlık geçirdi. Birkaçı akli dengesini yitirdi. Bize reva görülen bu zulmü Allah kabul eder mi?” diyor.

‘Bizim yurdumuz zozanlar’
“Kendimi bildim bileli koçerim” diyor, 60 yaşlarındaki Aziz Osman Mustafa. Hewlêr’e bağlı Diyana’da yaşıyor. İstese de bu yaştan sonra başka bir iş yapamayacağını söylüyor. O da Balekî aşiretinden. Aşiretin 4 bin üyesi koçerlik yapıyor. Bu yaşta, bu hengamede neden zozanlara geldiğini soruyoruz. Yaylanın temiz havasını, soğuk suyunu şehirde bulmanın mümkün olmadığına dikkat çekiyor; “50 derece sıcakta, su yok, elektrik yok, para-pul yok. Yaşayabilirsen buyur, git sen yaşa. Bizim esas yurdumuzdur zozanlar” diyor, gülümseyerek.

Kimler geldi, kimler geçti?
Koçer çadırı, aynı zamanda misafir ağırlayan bir pansiyon gibi. Neredeyse misafirsiz geçen tek bir günleri yok. Dağ başında hemen her insan koçerlere konuk olmuştur. Öğle sıcağında bir soğuk ayranlarını veya akşam serinliğinde bir sıcak çaylarını içmek, biraz dinlenmek için kimler uğramamış ki bu yüreği geniş insanların kıldan çadırlarına...
Vakt-i zamanında Mele Mustafa Barzani, İran KDP’si, Komünist Parti, Mam Celal ve YNK peşmergeleri de bu kara çadırlarda yıllarca barınmış, beslenmiş ve dinlenmişler. Yaşlıların her birinin belge niteliğinde ilginç anıları var.
Söz dönüp dolaşıp sıcak çatışmalara geliyor. Koçerlerin tedirginlikleri gözden kaçmıyor. Büyük bir içtenlikle “korkuyoruz,” diyorlar; hiç saklama gereği duymadan. Çünkü başka bir geçim kaynakları da yok. Şehirlerde hayat pahalılığı, zengin-fakir arsındaki uçurumun derinleşmesi, aşırı sıcaklar ve susuzluk onları her koşulda yaylaya çıkmaya mecbur eden sebepler.

Veda zamanı: Vefa borcu niyetine...
Koçerlerle vedalaşma zamanı geldiğinde karşılıklı bir burukluk yaşıyoruz. Kısa zamanda paylaştığımız yaşamları, acıları, hüzünleri, sevinç ve beklentileri, dokunaklı esprileri, sade lokmaları ve doğal hayatlarının tadı damağımızda kalıyor. Bir daha ama daha güzel günlerde görüşmek dileğiyle ayrılıyoruz zozanlardan. Yeni kurulan karakollar, sınıra yığılan on binlerce asker, dinmeyen bomba sesleri altında koçerlerle sınır hattında anlatması zor bir 24 saat...


AHMET ÇİMEN