Avrupa Birliği’nden Türkiye konusunda gelen açıklamalara baktığımızda daha bir ay önce ikili ilişkilerde hakim olan o kuzu sarması havalarından pek de bir eser kalmadığını şaşırtıcı bir şekilde görüyoruz. Erdoğan’a laf etti diye Kılıçdaroğlu’na posta koyan Swoboda dahi Türk hükümetini net bir şekilde karşısına alan açıklamalar yapıyor. Düne kadar ağzını açtığında AKP savunuculuğuna geçen, tüm insan hakları ihlallerine rağmen Türkiye’nin katılım sürecindeki en az eleştirel raporları yayınlayan Avrupa Birliği ne yapmak istiyor?
AB, Gezi Direnişine gerçekten destek mi veriyor? Sabah akşam biber gazı soluyan, polis, AKP milisi dayağı yiyen göstericiler AB yetkililerinin, kaymak tabaka siyasetçilerin çok mu umurundadır?
Bunlar yanıt bekleyen ciddi sorular.
Avrupa’nın Türkiye’de toplumsal muhalefet güçlerinin arkasında olduğunu düşünen varsa fena halde yanılıyor. Böyle bir durum hiçbir zaman olmadı, bugün de söz konusu değil. Türkiye üzerinde büyük ekonomik çıkarları bulunan AB’nin toplumsal tabana sınırlı bir şekilde yayılan bir muhalefet hareketini AKP’ye karşı açıktan savunmasının altında mutlaka başka niyet ve hesaplar var.
Bu hesapların neler olabileceği konusunda birçok şey söylenebilir. Evet gerçekten de Türkiye’deki barış süreci ile de ilgili olabilir. Şu an için bu konuda kesin bir yargıya varacak veriler elimizde yok. Bunun ne kadar doğru olduğunu zaman bize gösterecek. Ama burnumuza pis kokuların geldiği kesin.
İşte tam da bu yüzden Gezi Parkı direnişiyle ortaya çıkan toplumsal muhalefetin barış sürecine katkı sunacak, onun gelişmesini sağlayacak bir pozisyonda olması gerekiyor.
Gezi Parkı’nda hoşgörü ve müthiş çoğulcu bir atmosfer yaratılmıştı, bunu gördük. Türkiye’deki toplumsal muhalefetin genel karakterinin bu şekilde ortaya konması, barışçıl ve demokratikleşmeden yana tavır belirlemesi bu hareketin sağlam temellere oturması anlamına gelecek.
Barış sürecinin başarıya ulaşması durumunda sürece destek veren ve rol alan güçler açısından siyasal kazanımlar çok büyük olacak. Bunun önünde durmaya çalışan ve sekteye uğratmak isteyen güçleri ise ciddi kayıplar bekliyor. (Buna AKP de dahil)
Toplumsal muhalefet güçlerinin bu sürece mutlaka sahip çıkması lazım. Bu güçlerin kendini maniple edilebilecek konumdan uzak tutması hayatidir. Hem Türkiye’nin geleceği, hem de demokrasinin geleceği açısından.
Şu asla unutulmamalı ki Gezi’de direnen insanlarla Kürtlerin ortak noktaları çok.
Kürtler de Türkiye’de gelişmeye başlayan tek adam rejiminden rahatsızlık duyuyor.
Kürtler de sistemin zorbalıklarına karşı direnişi meşru bir hak olarak görüyor ve mücadelesini sürdürüyor.
Kürtler de AKP’nin mevcut yapılarıyla Türkiye’de demokrasinin gelişimi önünde engel olduğunu düşünüyor.
Ve en önemlisi Kürtler de bir parktaki iki ağacı kesmeye yetkisi, gücü olmayan bir devlet idaresini istiyor.
İlerici bir muhalefetin ittifak gücü Kürtlerdir. Ve Kürtlerle doğru bir temelde ittifak geliştiren güçler büyük kazanacak.
Bu işte bir iş var
Kürt sağcıları (hiç öyle bir şey yok demeyin, bal gibi var) gibi düşündüğümüzden değil. Ya da Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan muhalefeti fazla ulusalcı motifli bulduğumuzdan da değil. Ama Avrupa ülkelerinin Türkiye ile olan ilişkilerini bir gerilim siyaseti çizgisine sokması pek çoğumuza tuhaf geldi. (Dış mihraklar teorisine mi yattık nedir?)