Canlı yayınlarla bize izletilen vahşetin üzerinden tam 21 yıl geçti. Dile kolay, 21 yıl. İnsan ömrü için uzun bir süre.

Ne değişti? Aslında hiçbir şey değişmedi. Sivas’ın yarası hala kanıyor, alevleri bizi yakmaya devam ediyor.
Yarın yeni Sivasların yaşanmayacağının bir garantisi yok. Zira Roboskî, Gazi’deki örtülü Alevi katliamı tam da bunu doğruluyor.
21 yıl sonra yeniden onbinlerce insan Sivas yolunda. Adalet arıyorlar. Onlardan biri olmak için sabah erken evden çıkıyorum.
Sivas’a gidiyoruz, yitirdiklerimizi anmaya ve katillerimizi lanetlemeye.
Saat 10.00’da (dün) ulaşıyorum kente. Ağır ve insanı boğan bir hava var. İçimdeki endişeyle dolu buruk bir his, Hrant Dink’in 'güvercin tedirginliği’ sözünü hatırlatıyor.
Etrafıma bakınıyorum, genç, yaşlı ve çocukların yüzlerine bakıyorum; aynı ruh hali, aynı tedirginlik. Bu kent, bana 'katilimiz burada bir yerlerde' duygusu yaşatıyor.
...
İnsanlar yeni yeni gelmeye başladı. Aleviler, HDP’liler, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri… En çok da Roboskîli ailelerin gelmesi duygulandırmış insanları.
Toplumun ihtiyacı da bu. Aleviler de Roboskî'ye gitmişti. Bu çok değerli bir buluşma. Bunun üzerinde bu ülke toplumsal barışını sağlayabilir. Birbirimizin acısına sahip çıkarsak, ortak gelecek de kurabiliriz.
Aleviler, Ermeniler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Türkmenler ve Türkler… Aslında acılarımızın sebebi olan devlet ve yandaşlarının dışında herkes.
21 yıl önce direnişin sembol önderi Pir Sultan Abdal’ın diyarında devlet organizasyonuyla insanlar nasıl yakıldı; onu düşünüyorum.
Korkunç günlerdi. Tam 21 yıl önce Sivas’ta kara sakallılar tarafından daha önceden planlanmış bir katliam gerçekleşti. Evet planlıydı. Katliamdan iki gün önce isimsiz bildiriler dağıtılıyordu. Bildirilerden birinde "Müslüman Kamuoyuna” başlıklı dağıttıkları bildiri de tezgahın bir parçası idi… Ne yazıyordu o bildiride?
Mü’minlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resûlü (S.A.V.)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kâbe’ye) ve kitab’ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve mü’minlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır. (…) Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâmın Peygamberi’ni ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır. Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. Gün, Allah (C.C.)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e, O’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür...”
Bildiriler, milliyetçi muhafazakar gericileri besleyen tarzdaydı. 12 Eylül’de, Çorum’da, Maraş’ta ve birçok katliamda olduğu gibi gizli bir el devreye girmiş ve karşılık bulacağına çok emin oldukları bu bildirileri dağıtıyorlardı.
İlk olarak Sivas Kültür Merkezi’nde etkinlikler devam ederken, yobazlar, "Sivas size mezar olacak! Şeriat gelecek, zulüm bitecek! Yaşasın şeriat! Muhammed’in ordusu kafirlerin korkusu! Yaşasın Hizbullah, kahrolsun laiklik! Şeriat isteriz!” sloganlarıyla birkaç yerde taşlama yaparlar. Sonrası bu küçük gruplar birleşerek onbinleri bulur ve hedef olarak seçtikleri Madımak Oteli’nin önüne gelirler. Asıl amaçları burada konaklayan aydın, sanatçı ve şairleri katletmek. Nitekim kirli amaçlarına ulaşırlar ve oteli ateşe verirler.
Devlet onayı ve gözetiminde iki saldırgan yobaz, 2 masum otel görevlisinin haricinde 33 aydın yanarak can verir.
O tarihte hükümetin başında olan ve Cumhurbaşkanlığı mevkiinde olan Süleyman Demirel, "Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş. Olayları çok yakından izledim. Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Ortada, halkla halkın çatışması yoktur. Halkla güvenlik güçlerinin çatışması yoktur. Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” açıklamasını yaptı.
Yine hükümetin diğer başlarından o dönemde Başbakan olan Tansu Çiller, "Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” dedi.
Diğer bir baş olan o dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü ise "Olaylara geç müdahale edilmesinde Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in de benim kadar sorumluluğu var” demekle yetindi.
Medya zaten bildik medyaydı. Bugünün sözde demokratları kesilen birçok tanınmış yazar Aziz Nesin’i provokatörlükle suçlayıp, gerici yobazları meşrulaştırdı.
O dönemde Sivas Katliamı’nın sanıklarını savunan yaklaşık 26 avukat AKP ve Erdoğan tarafından palazlandı. Kimi Anayasa Mahkemesi Üyesi olurken, kimi bakan oldu. İçlerinde yine AKP milletvekilleri, il başkanları, belediye başkanları olanlar da var.  
Aziz Nesin’in 2 Temmuz 1994 yılında Express dergisindeki şöyleşisi bugün bile geçerli. Nesin, "Aydınlarımız ah-vah edebiyatı yaparak sokaklarda ‘Türkiye İran olmayacak’ sloganları attılar. Türkiye hiç İran, Cezayir olur mu? Türkiye, Türkiye olur; gerici bir Türkiye olur. İşin kaynağına inmek lazım. Aydınlarımız katliama katılanların cezalandırılmasını istiyor sadece. Onlar cezalandırılırsa Türkiye kurtulacak mı? Asıl tepki gösterilecek olan yıllardan beri izlenen politikalar ve politikacılardır. Tüm bunlar ülkemizde daha onlarca Sivas, onlarca Maraş olayı yaşanacağının göstergesidir” diyor.
Yine İstanbul Başsavcılığı'nda ifadesine başvurulan Aziz Nesin, şöyle demişti: "Başsavcı soruyor bana; kimden şikayetçisin? Şöyle yanıt bekliyor benden: Efendim, itfaiye merdivenlerinden inerken beni döven itfaiye erinden şikayetçiyim. Başka? Beni yere atıp sürükleyen, başımdan yaralayan ve bindirdikleri arabada döven polisten... Veya beni döven encümen üyesi o sakallı adamdan. Böylece figüranlık oyunu tamamlanmış, oynanan oyun bitmiş ve perde kapanmış olacak. Ama benim derdim, bu kanlı senaryoyu yazmış olanlarla. Bu senaryoyu kim yazdı?"
Mesele tam da bu. Bu kanlı senaryoyu kim yazdı? Çünkü bu kanlı senaryo daha sonra Gazi’de, Roboskî’de uygulandı.